kurşunkalem

Archive for 24 Eki 2010|Daily archive page

Üç Boyutta Avatar

In kurşunkalem on 24/10/2010 at 11:17

Giresun dışında uzun zamandır film izlememiştim. Rize’den dönerken Trabzon’da Forum’da bir film molası verdim.

Trabzon’daki sinema salonlarının kalitesinin geldiği nokta beni o kadar etkiledi ki bu etkiyi kırabilecek bir  filmle karşılaşmak o andan itibaren imkansızdı.

Bize sunulan 3 boyutlu izleme biçiminin çok etkileyici olduğu kesin. Ancak o kadar etkileyici ki gerçeklikten çok uzak. Biz insanlar hiçbir zaman dünyayı böyle görmüyoruz. Üç boyutun gerçeklikten uzak etkileyiciliği beni hayal kırıklığına uğrattı.

Dev perdelerin de bu gerçekliği zedelediğini fark ettim. Biz hiçbir zaman bir insan gözünü evin kapısı büyüklüğünde görmüyoruz. Ya da bir insan yüzü hiçbir zaman  bina kadar büyük olmuyor. Ekran büyüdükçe  ve teknoloji geliştikçe “gerçekmiş gibi” dediğimiz görüntülerin aslında gerçeklikten uzaklaştığını düşünüyorum.

Hayatı hamam böceği açısından izlemek çok keyifli geliyor mu size bilmem. Ama ben orta yaşlı birisi olarak başka insanları ve bildik nesneleri bu kadar büyük görmek için ve bundan zevk almak için hamam böceği ile aşırı empati kurabilmek gerektiğini düşünüyorum. Sanırım bende olmayan bir şey bu.

Silah üretebildikleri için savaşmak zorunda kalan medeniyetlerimizin kopyası olan sinema sektörü de yeni buluşlarını daha iyi sunmak için filmlerde savaş sahneleri çekmek  zorunda kaldıkları açık. Aferin onların teknolojilerine. Sayelerinde huzurlu bir film izleyemez olduk.

Gelelim Avatar’ın bende bıraktıklarına ve Avatarla ilgili sırt çantamda topladıklarıma. Üç boyutlu filmi ben de üç boyutlu yazmak istedim. Dil, milliyet ve Din.

Birinci Boyut

Avatarı yeni kuşak internet sayfalarında kendilerini yansıtan resim veya simge olarak bilir. Avatar bir çeşit temsil yüzüdür.

Sizi temsil eden yüz veya yüzünüzü saklayan bir maske…

Avatar , Yunancada bir tür “zırh” anlamına geliyor, Latincede : avari deniyor. Etimelojik olarak Kelime İran dilinde “getirmek”, “sonuçlandırmak”,geçiş yapmak” anlamına geliyor. Ayrıca gezgin, serseri, mülteci gibi anlamlarda da kullanılıyor.

Avatar’ın gerek günümüz internet dünyasındaki anlamı, gerek Yunan ve İran dillerindeki anlamları filmde Dünyalıların Na’vilerin yanına giderken avatarlarına girmeleri ile aynı kelimeden geldiklerini gösteriyor.

İkinci Boyut

Türkçede boş gezenlere, aylak aylak dolaşanlara, derbeder bir hali olanlara avare denir. Sözcük savaşçı ve göçebe Oğur Türklerinin bir parçası olan Avar Türklerine dayandırılır.

P. Pelo’ya göre av fiili “imha etmek, tahrip etmek” anlamındadır, buna göre avar kelimesi tahrip eden anlamındadır.

Avarlara ait silahlar ve zırhlar Alman ve Bizans tarzlarını andırmaktadır. Avar ordusunun temel gücü süvaridir. Avrupa’daki şövalye geleneğinin bu tür süvarilerden geldiği öne sürülmektedir. Avrupa kavimleri ilk kez Avarlarda üzengiyle tanışmış, ayrıca süvari kılıcını da ilk onlarda görmüştür

Romalı olmanın bir etnik anlam içermemesi gibi Avar olmak da Avar Kağanlığı‘nın bir parçası olmak anlamına gelmektedir, etnik bir anlam içememektedir.

Avrupa‘da bazı kabilelerin düşmanlarını korkutmak için Avar ismini kullandığını bilinmektedir. Tarih boyunca bu savaşçı kabilenin adını kullanan kendilerine “avar” diyerek düşmanları korkutan kabileler olmuştur. Avarların özel uçlu okları 500 metreden hedefi öldürebilmekte, 200 metreden ise metal zırhı delebilmektedir. Avar okçuları dakikada 20 ok atabilirdi.

Tarihçi arkadaşlarımız Avatar’ın Avar Türklerine gönderme yapan bir isim olarak seçildiğini konuşurken filmdeki ırkın Türk olduğunu savunurken  Gökçe Fırat’ın, Türk Solu Dergisi’nde kapak konusu olan yazısı çıktı.  Filmin merkezindeki Na’vilerin yaşadığı yerle göğü birleştiren ağacın, Türk mitolojisinden alındığını söyledi.  Yazar’a göre “Film ormanda bile değil bir orman gibi dalları olan büyük bir ağacın içinde geçiyor. Yerle göğü birleştiren inanılmaz büyüklükte bir ağaç. Na’viler denilen insan benzeri mavi canlı türü bu ağacın içinde yaşıyor. Burada kutsal gördükleri bir ağaca tapıyor. Türklere göre dünyanın bir direği vardır. Yer ile göğü birleştiren bu direk aynı zamanda atalarımızın yaşadığı tipik Türk çadırının da direğine benzer. Bu, yer ile göğü birleştiren Gök Ağacı, Hayat Ağacıdır. Bu ağaç dünyanın direğidir.

Türklerde doğanın ve evrenin birliğini sağlayan Hayat Ağacı’nın Oğuz Kaan Destanı’ndan Dede Korkut hikâyelerine tüm Türk efsanelerinde yer aldığını söyleyen Fırat, “ağacın içinde yaşayan mavi derili klan da insan dışı yeni ve farklı bir canlı türünden çok Türkleri andırdığını” söyledi. Na’vilerin, hiçbir canlıya zarar vermeden doğayla bütünleşerek yaşamayı  öngören inanç sisteminin de Türk anlayışını yansıttığını öne sürülen yazıda özetle şöyle denildi: “Kadın erkeğin bir arada ‘haremlik selamlık’ olmaksızın yaşadığı, ruhbanlığın olmadığı, reisliğin babadan kıza geçtiği, dini liderliği kadının üstlendiği Na’vi sistemi Türklerin anaerkillikten ataerkilliğe geçiş halindeki eşitlikçi yapısını andırıyor. Filmdeki kadın Na’vi kahraman Türk savaşcı kadını Amazon’dan açık bir esinlenmedir. Kavimleri yıkan bu  savaşçı kadınlar mitolojide genellikle filmdeki gibi çıplak tasvir edilir. At benzeri hayvanların sırtında oklu, kadınlı, erkekli bu savaş sistemi de yine Türklere aittir. Dünyalıların saldırısına Na’viler büyük kuşlarla karşı koyarlar. Türk mitolojisindeki bu kuş, kimi zaman kartal olarak anılan bir kara kuş, kimi zaman bir tavus kuşudur, ama aslında bir Anka Kuşu’dur. Çok sonralarda Osman’ın rüyasına girecek olan bu Anka Kuşu, Osman’ı lider yapacak olan karısını simgeler. Filmde kadın ve erkek Na’viler eşlerini kendileri seçmekte,  birleşmekte ve bunu kutsal görmektedirler. Filmdeki eşleşme sahnesi de Cengiz Han’ın eşini seçmesini ya da Dedem Korkut hikâyelerini andırmaktadır. Hatta ağaç sembolü Türklerde Osmanlı’ya da devredecek ve Osman rüyasında Osmanlı’ya dönüşecek büyük ağacı görecektir.”

“Newede Dersim” (Yeniden Dersim) sitesinde “Avatar’da ‘Kürt’ tililisi” başlığıyla yazan Cengiz Kapmaz ise Pandora’da yaşayan Na’vileri Kürtlerle nasıl ilişkilendirdiğini özetle şöyle anlattı: “Na’vilerde Kürtlere benzer şekilde doğaya tapınmak, doğanın canlı olduğunu düşünmek düşüncesi  var. Kürtlerde yaşanan bu ritüeller kaynağını Zerdüştlük inancından almaktadır. Na’viler de tıpkı Kürtler gibi kendi toplumsal doğalarına yönelinmesini kabullenemiyor ve bunu meşru savunma  strateji kapsamında görüyor. Meşru savunmayı kendi özgürlüklerine yönelik tehdidi bertaraf etmek olarak değerlendiriyorlar. Bu tarifin HPG (PKK’nın eylemci birimi) meşru savunma stratejisi ile büyük paralellik arz ettiğini herhalde fark etmişsinizdir. Avatarlar ile Kürtler arasında benzerlik kurulabilecek bir diğer nokta da mücadeleye öncülük eden kadrolar. PKK’da mücadeleye öncülük eden kadrolar arasında azımsanmayacak oranda ‘dışarıdan’ (Türkler) kadrolar vardı. Bu kadroların Kürt mücadelesine katkıları büyük oldu. Büyük çoğunluğu hayatını kaybetti, ancak hâlâ PKK saflarında olup da PKK’ya öncülük yapan pek çok isim var. Avatar filminde de Na’vilere öncülük yapan önemli isimler dışarıdan o topluluğa dahil olan kişiler. Ve bu kişiler çok güçlü bir savaş strateji geliştirerek işgalcileri dumura uğratıyorlar.”

Cengiz Kapmaz yazısına şöyle sürdürdü: “Na’viler ile Kürtler arasındaki korelasyonun nirengi noktasına gelirsek Na’vi kadınları da tıpkı Kürt kadınlar gibi tilili çekiyor. Tililiyi (zılgıt) mücadele bayrağı yapıyor.

Avatar, Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. BalaramaSriVaraha gibi isimler alan avatarlar, hikâyelere konu olmuştur.

Jetix’te yayınlanan Oban Star Racer adlı çizgi filmindeki gibi avatarlar bazı eski dinlerde inanılan tanrıların değişik bir şekil veya maddenin içine girerek görünmesidir. Bir tane daha avatarlarla ilgili anime vardır. Adı Avatar: Son Havabükücü‘dir .Yayınlanan üç kitabı da binlerce hayran kitlesine ulaşmıştır.Ancak Avatar bir hinduzim sembolü olduğu için çizgifilminde de hata yapılmaması gerektiğinden gerçek Şintoizm dini ele alınmıştır.Bu dinde tabiat kuvvetlerine ve atalara tapma vardır.Kısacası Avatar çizgifilmi gerçek bir dinden esinlenilmiştir

Şinto (Kanji:神道 Şintō) veya Şintoizm Japonya’nın yerli dini. Eskiden Japonya‘nın resmi diniydi. Bugün bile yaklaşık 4 milyon civarında inananı vardır. Dünyanın en eski dinlerinden olan Şinto bir tür animizmdirKami tapını içerir; kami “hayat için önemli olan, rüzgar, yağmur, ağaç, dağ, ırmak ve bereket gibi konsept ve şeylerin şeklini alan kutsal ruhlar” olarak tercüme edilebilir. Bazı kami yerel (lokal) olup, sadece belirli bir yerin ruhu veya koruyucusuyken, diğerleri büyük doğal oluşumların, nesneleri ve işlemleri temsil ederler, Güneş tanrıçası Amaterasu gibi.

Şinto kelimesi iki kanjinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur: “神” şin, yani “tanrılar” veya “ruhlar”, ve “道” , yani “yol” (felsefi bir anlamda). Böylece, Şinto genellikle “tanrıların yolu” olarak çevrilmiştir.

Facebook’un önemli yazarlarından Muzaffer Abla ise Filme adım adım panteizmin yükseldiğini söylüyor.  Size Muzaffer Abla’nın ilginç Avatar yorumunu alıntılıyorum : “Filmin özetle ulu/koca ana ile insan evladının “o kutsal” ilişkisini anlatıyor. Su,ateş ve hava çok güzel kullanılmış, yeni bir hayatı sudan çıkarak başlatıyor kahramanımız, şelaleden atladıktan sonra başı güp diye çıkarıyor yukarı, yeni bir hayat : Birinci doğum.

Askerler saldırıyor pandoraya. Her yer ateş altında. “her şey bitti artık” diyoruz.  Yok olmak üzereler. Ateşin içinden birden o hayvanlar çıkıyorlar.  Umutlar serpiliyor.  Biraz sonra her şey tersine dönüyor.  Ateşden çıkış, ikinci doğum.

Filmin sonlarına doğru. Bizim oğlan maskeye ulaşamıyor, ölmek üzere.  Kız gelip maskeyi takıyor. Hava, 3. doğum.

O kırmızı, büyük kuş (sahi adı neydi?) bence phonix idi. Veya garuda, zümrüd-ü anka, simurg… Zaten alev kanatlıydı o da. O, hep aranan tanrı. Bizim oğlan onun sırtına binerek kral – tanrı oldu, onunla Bir oldu. O’nun (kuşun) üzerine düşünce birden sahne karardı.  Sonra halkın karşısına onların tanrı – kralı olarak geçti. Yani burada bir vahdet-i vücud durumu var.  Kanatlı disk’in içine yerleşmiş zerdüş gibiydi kuşun üzerinde.

Kuş dili de vardı… Kuşların diline hakim olanlar Gaia’nın gerçek çocuklarıydılar. Onlar kuşlara binip yukarı çıkabiliyorlardı.  Diğerlerinin (helikopter ve uçak kullananlar) yapay, geçiçi değerlerle yükselebilecekleri yeri gördük sonunda.

Ruhun ölmezliği… Ormanda kız öldürdüğü hayvandan nasıl özür diliyordu? “senin vücudun burada kalacak ama ruhun kurtulup gidecek şimdi” . Sonra filmin sonundaki ruhun bedene girişi de muhteşemdi ki, sanıyorum avatar bir anlamda incarnation demek?  Ya Gaia’nın tam göbeğindeki, axis, hayat ağacı nasıldı ama? Tamı tamına anlatmıştı hayat ağacının işlevini.  Yerden aldığını göğe aktarıyordu. Ya hayat ağacının çevresindeki o muhteşem ritüel? Ya bizim oğlanın ilk ışığa/nur’a kavuştuğu sahne?  Gezegenin adının pandora olması bile başlı başına anlamlıydı.  Açılmaması gereken kutu- şişe-kase- sandık açılmış ve açılmasıyla kötülük her yana saçılmıştı.

Gözlükten

Avatar’ın yönetmeni James Cameron, bu film için çevreci ve antikapitalist mesajlar taşıyan, Irak Savaşı’na ve savaşın insanlık dışı doğasına eleştiri gönderen film olarak söz ediyor..

Filmin bilenen konusu ise şöyle :İnsanoğlu, 2129’da Dünya dışında akıllı varlıklar keşfeder. Polifemus adlı gezegenin 14 uydusundan biri olan Pandora’da, kendilerine Na’vi adını veren, insandan daha büyük ve  üçlü, mavi derili zeki canlılar yaşamaktadır. Bu insansıların Dünya’daki “yerlileri” andıran bir kabile hayatı sürdüğü Pandora’da, milyonlarca dolar eden bir maden de keşfedilir. Kısa süre sonra insanoğlu Pandora’yı “sömürgeleştirmeye” başlar. Na’vilerle arabuluculuk gerektiği için insan DNA’sı ile Na’vi DNA’sı eşleştirilip, laboratuar ortamında melez canlılar  yaratılır. Filmin kahramanı Jake Sully, bacakları felçli eski bir asker olarak 2154 yılında Pandora’ya getirilir. Yerli halk Na’viler, insanların saldırısına maruz kalır ve savaşa giden bir yola girilir. Na’vi Prensesi Neytiri’ye âşık olan Sully’nin de desteğiyle sömürgecileri Dünya’ya püskürtmeyi başarırlar

Bende filmin bıraktığı iz ise buğu ise şudur :  son kullanma tarihi gelmiş inançlardan 2154 yılına kadar geçen sürede milletler ve dinler o kadar ortak geçmiş barındırmış ki. Elalem dediğimiz insanların üç boyutta çektikleri filmler milliyet, din ve dil olarak aslında herkesi biraz sarıyor. İnsanlık tarihinin de insanları birbirinden ayıran ve  savaştıran özellikleri aslında uzun zaman biriminde fark edilemeyecek kadar küçüktürler.

Dağınık Yerleşim ve Apartman Boşlukları

In kurşunkalem on 24/10/2010 at 11:09

Şehrin nüfusu yüz bine dayansa da dağlarımızdan toplayıp getirdiğimiz alışkanlıkların izlerini görmek mümkün.

İl dışında bir Giresunluyu yüksek sesle konuşmasından tanırız hepimiz. Köylerdeki dağınık yerleşimle ilişkili olduğu söylenen bu alışkanlık şehir hayatında son bulmamış. Yanındaki insanla, derenin sesinin bastırırcasına ya da karşı tepedeki eve duyuracakmışçasına yüksek sesle konuşan arkadaşlar hepimizin çevresinde vardır.  Bu kişiler genel olarak sesini fiskos seviyesine de indiremezler. Çocuk uyanacak diye ikaz etseniz de en fazla iki cümleyi kısık sesle konuşur, sonra fiskostan çıkar ve normal konuşma biçiminin en düşük seviyesinde konuşmasına devam eder.

Apartmanlarda merdiven boşluğu yankısıyla büyümeyen kişiler kısık sesle konuşmayı pek başaramazlar. Köyden inen ilk kuşağı apartman boşluklarındaki seslerinden tanımak oldukça mümkündür. Merdivende ve banyoda onların tüm gizli söylemlerini istemeden de olsa duyabilirsiniz.

Dağınık yerleşim merakı da içinde taşır. Köyde karşı tepedeki evin içi hep merak edilir. Orada olup bitenler tahmin edilir. Eve giren çıkandan, geliş gidiş saatlerinden, kıyafetlerinden, arabalarından ve hayvanlarından tahminler üretilir. Hayatları ile ilgili fikirler üretilip konuşulur. Sonra diğer yakadaki evle bu yorumlar paylaşılır. Sonra o da komşusu bile olmadığı diğer bir eve bu bilgileri yarı gerçekmiş gibi ulaştırır.

Köylerin bilgi toplumuna geçmesi bu nedenle uzun sürer. Bilgi sınırlıdır. İletişimi sınırlıdır ve güvenilir değildir. Daha da önemlisi bilgi kaynağından gelmemektedir. Bilgi ihtiyaç için edinilmemiş, bir masal olarak üretilmiştir. Ancak tüketimi sırasında karşıladığı bir ihtiyaç vardır: Takas

Takas ekonomisi Anadolu halkını misafirperver yapan önemli etkendir. Köye bir yabancı geldiğinde herkes onu evine misafir etmek ister. Bu misafirlik sonunda yolcudan büyük şehirlerdeki bilgiler, siyasetteki gelişmeler gibi uzaklarda olup bitenler öğrenilir. Yolcunun karnı doyar, sıcak bir yatağı olur ev sahibinin ise bilgi küpü dolar. Yaşanan bu takası takip eden günlerde ev sahibi köyünde göğsünü gere gere dolaşır, kahvede büyük şehirlerde olup bitenleri anlatırken gururlanır. Bilen kişi olmanın ağırlığını uzun süre taşır.

Bu takas şekli günümüzde tarım turizminin de altında yatan önemli bir gelenektir.

Basit anlamda uzakla ya da yakınla ilgili bilgiler, komşunla ilgili bilgiler takas edildiğinde insanı seçkin kişi yaptığı ve yapacağı bilgisini refleks edinmiş köylü şehirde de bu takası yapmaya çalışır.

Özellikle ekonominin üretim zincirine dâhil olamayanlar ellerindeki bu geleneksel takas metodu ile yaşamaya devam etmeye çalışırlar. Şehrin üretkenliği durduğunda da bu kişilerin ellerindeki masallarla siyasete ve medyada da yer aldığı ya da yakın komşuluk ettiği görülür.

Bazen bu kişilerin masallarına birisine anlatmadıkları,  sadece yalnız kaldıklarında masallarını yüksek sesle kurguladıkları olur. Ancak seslerinin merdivenden ve havalandırma boşluklarından şehre yayıldığını bilmezler.

Yankı çocukları da bu sesleri alıp dolaştırır.

Köylerdeki sınırlar keskindir. Evlerde havalandırma boşlukları, merdiven kovaları, asansör boşlukları yoktur. Ortak kullanım mekânları ise zaten hayal bile edilemez. Tek bir yerde buluşulur: Kahvede “bilgi” paylaşımı için.

Köy yaşamının insanı diğeri ile ilgili merak etmeye ve onunla ilgili araştırma yapmaya, fikir üretmeye zorlayan uzaklıkları ve kahve hayatı. Bahçe sınırlarının keskinliği ve taviz verilmezliği. Gerektiğinde bir fındık ocağı için adam vurulabilmesi şehir hayatının da zamanla parçası oluverdi.

Şehirde ortak mekânları kullanmaya alışamayan dağınık yerleşim insanı, mırıldanırken kentte yankı uyandırdı. Sesi gür diye önce ona inananlar oldu. Sonra bu gürlüğün altında yatanlar ortaya çıktı. Alan paylaşamayan insanlar için şehir zordu çünkü burada bilmedikleri başka alanlar vardı: sosyal hayatın fiziki olmayan alanları.

Siyaset yapan siyasetin en iyisini, dernekçilik yapan dernekçiliğin en iyisini, eğitim veren en iyi eğitimi biliyordu! Mimar en iyi mimardı, mühendis en iyi mühendis!

Eskiden meslekler oturup tartışırken kimse bir şey tartışamaz oldu birden bire. Kimse özeleştiri veremez oldu. Mimarı eleştirmek, dernekleri konuşmak, siyasetçiyi tartışmak suç olmaya başladı. Sonra herkes kendi alanında konuşsun sözünü duymaya başladık. Köydeki sınırların şehrin fiziki olmayan ortamına taşınmasıydı bu birazda. Bir mesleki disiplinin başka bir mesleki disipline katkı sağlamasını durdurmaya başlayan bu süreçte susmalar başladı. Sözler çatallaştı. Biri diğerinin alanı ile ilgili konuşursa arazi sınırını ihlal etmiş gibi suçlandı.

Kim neyi, ait olduğu tüzel kişiliği adına nerede konuşmalı? Kim nasıl anlatmalı tecrübesini? Kişisel tartışmalar nasıl bir zeminde yürütülmeli? Hepsi birbirine karıştı ve sınırlar keskin çizilmeye başladı. Şehir plancı bölgeyi, mimar binayı, siyasetçi içindeki adamı, kimisi sokakta yatanları, kimisi konamayan kuşları konuşmalı ama hiç kimse bunların hepsi ile ilgili bir yorum geliştirmemeliydi. Bizden istenen buydu.  Bir kent insanı kentiyle ilgili konuşulunca mimarlar ne derler “mimar değil mühendis değil”. Şehir hayatı çok acı bir şekilde köydeki sınırlardan bilgisayar ekranının soğuk sınırlarına bürünmüş durumda.

Dağınık yerleşim modelinden kentin dar sokaklarında dağınık toplum modeline geçerken, saygıyı, sevgiyi ve güveni nasıl korumalıyız? Bilgi gerçek olarak nasıl üretilmeli ve nasıl temiz kalmalı? Bunun için Giresunluya çok iş düşüyor. Aksi halde yankıların esiri olarak kalacağız, kentin apartman boşluğunda yaşayan insanları herkesi oraya çekmek istiyor.  Onların evine yerleşmeleri için bir şeyler yapmalıyız.

brukselden

yeni gelenler için bir rehber

sembolik

sunay demircan

köpekler ve insanları

köpeklere dair ne varsa bilmek isteyenlerin buluşma yeri

küçük evim'in güncesi

"Önce insan evini şekillendirir, sonra evi insanı"

hakan adanır

"biz incir ve ceviz gibi çiçeksiz meyve verenlerdeniz"

WordPress.com News

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.