Ali Murat Yılmaz “Abi bu adayı neden anlatmıyorsun. Unutuluyor anlatmayınca, anlatmalısın” dedi. Beni zayıf noktamdan yakaladı. Adayı gören bir kıyıya gittik. Bi anda aklıma gelenleri kısaca anlattım.
Biliyorum ki bilinmeyen veya unutulan çok parça var bu hikayede. Anlatmak, hatırlatmak gerekiyor. Ali Murat isteyince bir giriş yapmış oldum. Beni anlatmaya başlamak zorunda bıraktığı için kendisine teşekkür ediyorum.
Daha uzun ve detaylı anlatırım bi gün. Şimdilik bunu biraz izleyelim. Hikayeye girmiş olalım.
20 yıl süren bir mücadele ve lobi çalışmaları ile adayı nasıl koruduk? Yatırımcılara hazır hale nasıl geldi? Çivi bile çakmadan nasıl yatırım yapıldı? Bu güzide yatırımcılar kimler? Adayı koruyarak turizme kazandıran bürokratlar ve politikacılar kimlerdi? Ada üzerindeki turizm beklentisi karşılanırken adayı korumayı nasıl başardık? Yılda 30-40 bin turist ağırlarken vahşi doğa kendisini nasıl korudu? Bu örnek hikayeye bile zaman zaman karşı duranlar bugün Giresun Adası yatırım saldırısına uğramışken neden suskun? Neden kimse adadaki turizm ve koruma başarısını görmezden geliyor? Ben neden küskün ve heyacansız kalıyorum artık? Giresun’da doğa turizmini tetikleyen Giresun Adası girişimi kimler tarafından nasıl sahipsiz bırakıldı? Hepsini anlatacağım tabi. Ama hadi pamuk parmaklar bi tıklasın bu giriş videosu izlensin bakalım :) yani anlattığımda dinleyen kimse var mı bi görmek istiyorum yarım göz :)
Pandemiden yeni çıkmıştık. Danışmanlığını yaptığım Zifin Hotel Giresun şehir merkezinde de otel yatırımı yapma kararı vermiş ve hazırlıklarına başlanmıştı. Ünlü iş insanı, başarılı kışkırtıcı (insanları harekete geçirme yeteneği olan girişimci) Enver Yücel şehrimizin kalkınması için fikirler ve girişimler tasarlıyordu. Ludis Otelciliğin yapacağı merkez otelinin yanında ise Taşbaşı Parkı bomboş ve terkedilmiş halde duruyordu. Pandemide entübe edilmiş ve bir daha da eski enerjisine kavuşamayacak hastalar gibiydi. Ama bir yandan da park gözümün içine bakıyordu. Kimsenin ilgilenmediği bu yaşlı ve onurlu parkın bakışlarını görmezden gelemezdim. Bir yandan ben de eskisi gibi genç değildim. Ama bu şehrin en güzel sokağını ben ve arkadaşlarım yaratmıştık, bu şehrin adasını koruyarak turizme kazandıran yine bizdik… Kulakkaya Yaylası’ndaki değişim rüzgarı bizlerin esintisiyle harekete geçmişti. O zaman dedim; “Bunu da yaparız, bu parkı da kurtarır, bu parkı da Giresun’a kazandırırız”
Hayatımın hiçbir zamanında bişi talep eden birisi olmadım. Şehrin valileri, vali yardımcıları, belediye başkanları bilir. Çocukluğumdan bu yana kamu yararı için çalışmış, kamu yararı için istemiş ve hayallerimi gerçekleştirmek için kamudan çoğu zaman sadece gölge etmemesini beklemişimdir. Hayatımın önemli bölümünü bu riskleri alıp, bu şehir ve dünya için iyi şeyler yapmakla geçirdim. Gençken şehir için, hayallerim için aldığım risklerin aslında şahsi değil ailemin de riskleri olduğunu çok idrak edemiyordum. Ama düşünmekten, üretmekten, çalışmaktan ve hayallerimi gerçeğe dönüştürmekten vaz geçemiyordum. Zamanla bu riskleri daha iyi kavradığımda da bu nedenle bişey değişmedi. Neyse işte, Taşbaşı Parkı yaşlı bir Yalı Kayığı gibi barınağına çekilmiş duruyordu. Limanın tozunu gürültüsünü ve beton örtülerini üzerine çekip kıvrılmıştı bir köşeye. Başına geleceklerini bekliyordu çaresiz.
Park gündemime geldiğinde tesadüfen İzzet Yılmaz’a denk geldim. Parkın işletmecisiymiş kendisi ve sevgili eşi de benim liseden iyi bir arkadaşımdı. İzzet’le parkı konuştuk. İzzet parktaki işletmesini devretmek istiyordu. Bana açık açık tüm zorlukları anlattı. İzzet Yılmaz parkı devretmek için yerel gazeteye ilan da verdiğini söyledi ve ilanı gösterdi. Kimse aramamış bile. “Fiyatını dert etmiyorum da kimse parkı istemiyor bile” dedi bana. Sonra anlaştık İzzet Bey’le. Parkın işletmesini devir aldım.
(Taşbaşı Parkı’nı devraldığım gün İzzet Yılmaz’la çekilmiş hatıra fotoğrafımız.)
Şimdi önümde zorlu bir yol vardı. Tarihi parkı yeniden canlandıracak ama tarihi değerlerini de koruyacaktım. Yapabilir miydim? Bu zamana kadar neyi istesem yapmıştım. Sadece buna güveniyordum. İzzet’in yaşadığı zorlukları ben aşabilir miydim? Bundan emin değildim. Ama deneyecektim.
İzzet’ten park işletmesinin en eski metal masalarını satın aldık,
Ahşap sandalyelerle ortamı tamamladık,
gençler için parka uygun yeni cam masalar ve rattan sandalyeler de aldık,
geniş bir yiyecek ve içecek menü oluşturduk,
Park hem doğal ve tarihi gücünü koruyacak hem de yeni nesile kendisini sevdirecekti,
hem menü tasarım olarak aşağıdaki noktaya ulaşmıştık.
Zorluklarla çok hızlı ve şiddetli yüzleştik. Pandemi döneminde kapalı kalan parka ballyciler sahiplenmişti. Gözlenlediğim kadarıyla park dinlenme alanı olmaktan çok ticari bir alana dönmüştü. Hap, Ot ve kadın ticareti yapıldığı açıktı. Hava kararmaya başladığında çok farklı bir kitle parka doluyordu. Parkın şenlenmeye başlamasından rahatsızlardı. Bunu da açık açık belli ediyorlardı.
Akşamları masalarını dağıtıyorlar, kırıyorlar ve yakıyorlardı.
Çalışanlarımı tehdit ettiklerinden kasayı gün kararmadan yapıp parktan çıkmak zorunda kalıyordu. Bu nedenle park akşamları işletilemiyordu.
Giresun valisi açık alanda, parklarda alkol yasağı ile o dönem gündeme geldi. Ancak parklarda serserilerin alkol tüketmesini engellemek bir yana neredeyse teşvik ediyorlardı. Çünkü aşağıdaki görüntülerin sahipleri hiçbir ceza almıyordu.
Giresun Belediyesi ve Giresun Valiliği aynı zamanda İl Emniyet Müdürlüğü konu karşısında hep sessizdi. Parkta madde kullanan gençler sürekli kavga ediyor, tacizler yaşanıyor, bıçaklamalar oluyor, biz polis çağırdığımızda polis olay yerine geç geliyordu. Bazen de gelmiyorlardı. Ama sorarsanız Giresun Valisi şehrin parklarında alkol kullanımını yasaklamış ve muhafazakar siyasete selamını çakmıştı. Gerçek ise farklıydı. Şehrin en önemli parkı olay mahaline dönmüş ve düzeltmesi için de yeni kiracısından meden umuyordu. Oysa ben devlet kurumlarının işini onlara rağmen yapmaya çalışıp kentime fayda sağlamaya çalışacak enerjisi artık bulamıyordum. Hani insan bir yerden sonra onlar da bişeyler yapsın istiyor. Ama olmuyordu. 2 sene kaldığım parkın son senesinde CHP’den milletvekili adayı olmuştum. Kimi arkadaşlar “CHP’li olduğun için seni parktan atmak istiyorlar ve mobing yiyorsun” diyorlardı. Ama açıkcası benim kafam öyle çalışmıyor. Ben düzeltilebilir sorunlar olarak görüyordum bunları ve her zaman olduğu gibi yöneticilerin beceriksizliklerine bağlıyordum. Ancak şu da açıktı ki park işletmesini ben aldıktan sonra;
Şehrin her yerine çiçek diken Park ve Bahçe Müdürlüğü artık Taşbaşı Parkı’nı çiçeklendirmiyordu.
Parka artık belediye temizlik ekipleri uğramıyordu.
Parkın tuvaleti açılmıyor ve temizlenmiyordu. Üstelik parkı gece gündüz kullanan halkın tuvaletini de bizim temizlememiz bekleniyordu. Yani kiralanan yerin mal sahibi hiç bir sorumluluğunu yerine getirmiyor üstelik onları da benden bekliyordu.
Parkın aydınlatılması için çok uğraştım ama park yıllarca karanlıkta bırakıldı. Benim masa aydınlatmalarım parka yeterli olamazdı ve güvenliği sağlayamazdı. Ancak park hiç aydınlatılmadı.
“Güvenlik için akşamları kapılarını kapatın” dedim ama kapı yapılmadı bile.
Şehrin yöneticileri göz göre göre bir parkı gözden çıkarmıştı.
Peki bütün bunlar olurken size samimiyetle soruyorum. Tamam, bazı insanlar parkı kurtarmak için elini taşın altına sokamıyor olabilir. Risk alamıyor olabilir. Herşeyi başkasından beklemeye alışmış olabilir. Ama size soruyorum. Tüm şehir bu olanları izlerken, AK Partili Giresun Belediyesi’ni eleştiren bir CHP’li gördünüz mü? Pakta benim verdiğim mücadeleye destek olan birisini gördünüz mü? Güvenlik sorununu dile getiren birisini gördünüz mü? Belediye tüm parkları pırıl pırıl yaparken buraya uğramazken bunu hiç dert edineni gördünüz mü? Benim yanımda olan, parkın yanında duran kaç kişi gördünüz. Ben açıkcası Yusuf Durak’tan başkasını görmedim. O her zaman sordu, tartıştık, konuştuk. Hak verdi bazen, bazen beni de eleştirdi ama eksikleri hep gerçekçi gördü. Ben bu parkın yeniden kazanımı için çalışırken, beni eleştirmekten utanmayan birçok insan bugün park imara açılıyor, üzerine yapı yapılmasın, cami olmasın, medrese olmasın diye çırpınıyor. Biliyorum bunlar da yalancı çırpınmalar. Modası, geçince geçer sizin hevesleriniz. Ama ben yaşadıklarımı biliyorum. Ben rastgele yaşayan birisi değilim. Her yaptığımı bilerek ve planlı yapmaya çalışan birisiyim. Tabi ki hata da yapıyorum. Ancak inandığım değerler için de, hayallerim için de var gücümle çalışan birisiyim. Kamu eli ile çözemediğim konuları ticaret yolu ile çözmekten de geri durmam. “Kar amacı gütmeyen şirketler” diye bişi bilir misiniz? Bilmeyebilirsiniz. Girişimlerini kenti ve toplumu dönüştürmek için, iyileştirmek için yapan insanlar bilir misiniz? Bilmeyebilirsiniz. Bunun için sizi suçlayamam. Ama bir durup düşünün. Bu parkın bugünkü tartışmalar içinde kalmasında hiç mi payınız yok? Parkı yaşatmak için ne yaptınız? Yapanlara ne kadar destek oldunuz? Onların dertlerini ne kadar dinlediniz?
Eğer elinizden geleni siz yapmamışsanız bilemem. Ben elimden geleni yaptım.
2004 yılıydı. “Karadeniz sahil yolu iyileştirme projesi” “Karadeniz Duble Yolu”na yeni dönüştürülmüştü. Yol inşaatına karşı doğal alanlardaki mücadelemizin sonlarına gelmekteydik. Bazı koyları ve kumsalları kurtarmıştık. Ama bir çok koyu ve kumsalı da kurtaramamıştık. Yol inşaatı Giresun şehir içine yaklaştıkça artık Giresun halkı da mücadelemize daha çok kulak vermeye başlamıştı. Aynı zamanda yolun şehir içi geçişi sırasında yeni bir tehdit doğmuştu. Taşbaşı Parkı’nın neredeyse yarısı yola gitmek üzereydi. Giresun merkezden geçerken sıkışan yolu rahatlatmak için Taşbaşı Parkı ve limandan arazi alınması planlanmıştı. Parkta yıkım işaretlemeleri yapılmıştı. Dönemin Giresun Valisini ziyaret eden Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile Karayolları 10. Bölge Müdürü Abdülkadir Renklibay, “projenin şehiriçi geçişinde sorun olmadığını, İş Bankasının bulunduğu imar adasının istimlak edilmeyeceğini, yolun limandan ve Taşbaşı Parkı’ndan geçeceğini” bildirmişti. Kendisine “Giresun Belediyesi bu durumu kabul etmez” dendiğinde ise “bu konuda sorun olmaz demişti. Sonuçta kurumların hepsi AK Partili yöneticiler tarafından yönetiliyordu.
Dernek yönetimimiz o dönem şu kişilerden oluşuyordu. Eczacı Özen Gül Tökez, Avukat Erol Günaydın, Merhum Mimar Nevzat Keküllüoğlu ve Ezcacı Burak Tolga Bektaşoğlu. Yönetim kurulumuzu acil toplantıya çağırmıştım ve eksiksiz toplanmıştık. Oy birliği ile karar aldık : Taşbaşı Parkını yola vermeyecektik. Bu kararı oy birliği ile vermemizin şöyle de bir önemi vardı : Yönetim kurulu üyemiz Burak Tolga Bektaşoğlu’nun İş Bankası’nın yanındaki eczanesi bu kararımız ile yıkılma tehlikesi ile karşı karıya kalacaktı. Dernek olarak Taşbaşı Parkını kurtardığımızda içimizden birisinin iş yeri yıkılacaktı. Ama Burak da bizimle aynı fikirdeydi. Taşbaşı Korunacaktı. İlgili herkesi aradık kararımızı bilgilendirdik. Başkan olarak derneğimiz adına sözcülük görevini de ben üstlenmiştim. Şehrin yakın tarihindeki bu önemli mücadeleyi arkadaşlarımla birlikte verecektik. Son derece etkin üye yapımızla bunu başaracağımıza inanıyorduk.
“Taşbaşı Parkına Dokunma” başlığı o dönemi açıklamamızı en iyi yansıtan ve her an kullandığımız bir slogana dönüşmüştü. Aradan geçen yıllara rağmen 2025 yılında Taşbaşını korumak için yapılan yürüyüşte hem de hiç dahil olmadığım bir süreçte insanların aynı başlıkla pankartlar hazırlaması geçmişdeki mücadelemize de gizli bir selam veriyordu. Demek ki toplumsal bir hafıza yaratmayı o dönem başarmıştık.
(bu fotoğraf 17 Mart 2025 gününde yapılan, Giresun Belediye başkanı Fuat Köse’nin çağrısı ile yapılan yürüyüşün başlama anında parkın sahil tarafındaki merdivenlerinde çekilmiştir.)
Bugün bakıldığında o günlerin ruh halini anlamak çok zor olabilir. O günlerde yıllarca süren sahil yolu inşaatından şehir halkı da bürokrasi de bıkmıştı. Biz çevreciler birşeylere itiraz ettiğimizde herkes karşımızda oluyordu. “Bırakın şu şehir içi bitsin, yol geçsin, olan oldu, inşaat durmasın” diyenler çoğunluktaydı. O kadar büyük bıkkınlık vardı ki kendi çevremizin dışından destek bulamıyorduk. Meslek Odaları sessizdi. Partiler suskundu. Herkes gelişmeleri izliyordu ve biz durmuyorduk.
Gençlik yıllarımdan bu yana “sivil toplum” hareketinin içindeyim. Giresun’da genel olarak sivil toplum örgütleri deyince aslında sivil toplum örgütü sayıldıkları şüpheli olan Meslek Odaları bazen de demokratik kitle örgütleri gelir. Hatta hemşehri dernekleri akla gelir. Hak mücadelesinin içinde yer alan gönüllülerden oluşan gerçek sivil toplum örgütleri asla akla gelmez. Bu nedenle de Giresun’da sivil toplum hareketleri gelişmez. Sivil toplum örgütleri yerine, kanunla kurulan, beğenmezseniz ikincisini kimsenin kuramadığı kurumsal yapılar sivil toplum örgütü sayılır. O yıllarda da durum böyleydi. Ben ve arkadaşlarım sesimizi yükseltiyorduk. Ancak meslek örgütleri suskundu. Bu kamuya güç veriyordu. Ancak yapılacak şeyler hala vardı. Bizim dışımızdaki etkin iki sivil toplum örgütü ile görüştüm. Giresun Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Asaf Kitapçı ve Giresun Deniz Dağcılık Kulübü başkanı İbrahim Can ile birlikte hareket etmeye karar verdik. Arkalarında siyasi güç olmayan, gerçek sivil toplum örgütleri olarak birlikte ve dik durduk. “Taşbaşına Dokunma” dedik ve ortak basın açıklaması ile duyurduk.
Açıklamamıza cevap Giresun Belediyesi’nde geldi “Belediye Meclisi en büyük sivil toplum örgütüdür” dediler. Yani, halk adına en iyisini biz biliriz, siz kimsiniz dediler. Maalesef bu anlayış bazen günümüzde de geçerli oluyor. Bu karşı çıkış sözü beni oldukça üzmüştü. Cehaletin bu düzeyine karşı sessiz kalınamazdı. Bugün hala var olan bu anlayış yüzünden Giresun’da ve ülkemizde sivil toplum zaten gelişemiyordu. Bu açıklama ile Belediye Meclisi, kendi kararını vereceğini ve şehri dinlemeyeceğini ilan ediyordu.. Haberlerde okuduğunuz gibi dönemin belediye başkanı parkın yıkılmasını istemediğini söylüyordu. Ancak parkı kurtarmak için de bir türlü “meclis” karar alamıyordu.
Belediye meclisine verilecek cevap tabi ki vardı. Özellikle AK Partili belediye meclis üyeleri Belediye Meclisi’nin şehrin en büyük sivil toplum örgütü sanmakla kalmayıp bir de üstüne STK’lar siyasaldır demişlerdi. Bu da aşağıdaki haber metnine yansımıştı. Üstelik de bana diyorlardı bunu. Oysa ben siyasi görüşüm olmasına rağmen sırf kimse yaptıklarımı partisel bir mesele olarak algılamasın diye siyasetten uzak duruyordum. Partiye gitmiyor, parti çalışmalarına katılmıyor, görev almıyordum. Sadece sivil toplum hareketi içerisinde hak mücadelesi veriyordum. Hayatımı, menfaatlerimi, işlerimi arka planda tutuyordum. Ama hala yaptıklarımı partizanca bulanlar oluyordu. Zaten bu zihniyet beni anlamadığı için ben de artık 50 yaşımdan sonra siyasete de girdim. Çünkü yaptığım fedakarlıklarım kimse tarafından anlaşılmıyordu. Belki siyaset anlıyordur dedim. Orası da hayal kırıklığı olsa ben yaptıklarımdan pişman değilim. Sadece yeniden yapacak motivasyonu bulamıyorum. Bunun sebebi sağ-sol demenden siyaset yaptığını sanan, hayatlarında hiç bir alanda politika üretemeyen siyasi tüketicilerdir. Ulusalda bir tartışma büyür ve bu insanlar da yerelde bunu menfaatlerine tüketirler. Bu insanların beni anlamalarını beklemiyordum tabi. Ama anlayamadıklarını bu kadar açık edeceklerini de hiç düşünmüyordum.
Hiç sevmediğim bir şey yaptım o dönem. Yaptıklarımızı anlatmak zorunda kaldım. İnsan yaptığını anlatır mı? Anlatmaz tabi. Ama şimdi yaptığım gibi o zaman da hatırlatmak zorunda kaldım. Çünkü siyasetçiler duvara toslayana kadar tam gaz gitmeyi marifet sanıyorlar. Neyse işte, aşağıdaki açıklamayı ve haberi okuduğunuzda durumu daha iyi anlayacaksınız.
Sonrasında, bir çok eylem ve lobi çalışmasından sonra belediye meclisi sivil toplumun gücünü hissederek. Belki de elleri de artık güçlendiği için Taşbaşı Parkının yıkımına neden olacak süreci durdurmayı başardı. İş Bankası Adası dediğimiz alanın yıkılarak yolun parka değil kara tarafına genişlemesini sağlayan kararı nihayet almışlardı. Dönemin meclis üyelerine, milletvekillerine ve belediye başkanına bize kulak verdikleri için teşekkür ediyorum. O kadarda imzası olan herkesi hep güzellikle anmalı ve saygı göstermeliyiz. Sonuçta park korundu. Kim istedi, kim istemedi, kim istemese de imza attı hiçbir önemi yok. Birlikte başarmış oluyoruz başarınca. Hepsini saygıyla anıyorum. Ayrıca, şehirdeki eski tartışma ortamını da özlüyorum.
Bütün bunları şimdi neden yazıyorum? Öncelikle aktif siyaset yapan insanların şehrin yakın tarihi ile ilgili hiç bir şey bilmediğini gördüğüm için. Ayrıca, o yıllarda sosyal medya olmadığı için herkesin olup biteni sağlıklı duyamamış olduğunu farkettiğimden dolayı bunları anlatıyorum. Bu şehirde Cumhuriyet öncesini hatırlayan insan sayısı son 30 yılı hatırlayandan daha fazla. Son 10 yılı hatırlayan neredeyse hiç yok. Çünkü yakın zamanımızda politikacılar kendi sosyal medyalarının kabuğunun içinde hapis olmuş durumdalar. Orada ne dedikleri ve oradan onlara ne yazıldığından başka bir dünyaları yok. Gerisi fotoğraf çekip gitme işi. Durum böyle olunca ortaya da şöyle bir durum çıkıyor. İkibinli yıllarda Taşbaşı Parkı yola gidecekken bunu umursamayanlar, parkın sağının solunun yola gitmesine karşı ses çıkarmayanlar, onaylayanlar, hatta bu konu ile hiç ilgilenmeyenler, gazetelerde okuyup geçenler şimdi bu konuda konuşuyor. Çünkü Giresun’da bir konuda çıkarın yoksa o konuda konuşmazsın. Böyle bir kültür var. Çıkar derken maddi olarak anladığınızı biliyorum. Oysa şunu demek istiyorum : Politika yapıyorsanız şehirle ilgilenip bişeyler söyleyip ordan bir kahramanlık veya kabadayılık hikayesi çıkarmaya bayılıyorsunuz. Yani bu konuda konuştuğunuzda sosyal menfaatiniz oluşuyor. O nedenle Park yıkılsa umrunda olmayacak insanlar bugün park için kavga ediyorlar. Tarihi seviyorlar, tarihi koruyorlar vb. Ama herkes kendi sevdiği tarihi için kavga ediyor. Üzerinde kavga edilen park ise ne eskiden ne şimdi kimsenin umrunda değil. Eskiden de kimsenin umrunda değildi. Peki, bu parkı kurtaran insanlara hiç mi saygı duymazsınız? Ben en az 100 kişi sayarım o dönem parkı korumak için çalışanları, gazetelerde ve TV’lerde haber yapan gazetecileri, şehrin önde gelen insanlarını…. Peki siz hiç mi kimseyi hatırlamazsınız? Bu insanların park için ne düşündüğü hiç mi umurunuzda değil? Neyse, siyaset yapıyorsunuz tabi ki konuşun, yıkın, yapın, bu sizin hakkınız. Ama hiç şehre sormayın olur mu? Sorarsanız küçük düşersiniz dimi? Sizin için kurtardığımız bir park var orda. Yıkın geçin, imara açın… Nasıl olsa şehrin insanları artık anlamsız tartışmalar yapmaktan bıktı ve sizlerin ne yaptığı ile ilgilenmeyi bıraktı. Gerilim filmi izler gibi çekirdek yiyip sizi izliyor insanlar. Hani ürkmüyor da değiller. Ama alıştılar, alıştık.
Evet, bu yazıyı niye yazdım : Bir tartışmaya katılmayı bırakalı çok oldu. Bu nedenledir ki uzun zamandır basın açıklaması bile yapmıyorum. Ama yaşadığım hayatı yaşamamış gibi de yapamıyorum. Belki okuyan olur, şehrini tanımak isteyen olur, şehrin yakın tarihi ile ilgilenen birileri çıkar belki. En azından yolda sokakta veya internet üzerinden bana soran dostlarıma ve bu kentin aşıklarına topluca anlatma fırsatım olur diye yazıyorum. Yazmaya devam edeceğim. Ziyaretime gelen arkadaşlarımla konuşuyor gibi bloğumu ziyaret eden sizlere anlatmaya devam edicem. Kahve hakkınız baki :)
Evet, işte bir park zamanında böyle kurtulmuştu. Sadece anlattım. Siz yine köşenizden dedikodu üretmeye devam edebilir, çalışan insanları küçük görmeye, onları değersizleştirmeye devam edebilirsiniz. Gönüllü insanları küstürüp kentin kaybetmesini hızlandırmaya devam edebilirsiniz. Ya da unutma hakkınızı yine kullanabilirsiniz. Keyif sizin dostlar, ben anlatıyorum sadece.
Taşbaşı Parkı Giresun kentinin en önemli kentsel mekanlarından biridir. Tarih boyunca da böyle oldu. Her haliyle her dönem bu şehirde tartışıldı. Kilisesi, mezarlığı, camisi, yıkılan evleri, liman yapılırken küçülmesi, sahil yolu geçerken yıkılmak istenmesi ve bir çok konuda hep konuşuldu. Sanırım konuşulmaya da devam edecek.
Taşbaşı, bir kuşağın nostaljisi. Orada yaşanan güzel günler, etkinlikler, kurulan sofralar, çiçekler ve balıklı havuzu gibi değerleriyle birkaç kuşağın hayatının bir parçası. Zaman zaman o eski günlerine dönsün istiyoruz. Ama bir gerçek de var ki saydığımız tüm bu değerleriyle ve yaşanmışlığı ile Taşbaşı Parkı yalnızca bir nostalji mekanı değil. Her dönem, o döneme ait en modern park olmuştur. Tarih boyu kendisini yenilemiş, her dönem Giresun’da en modern kenstsel ihtiyaçları hep karşılamıştır. Bu nedenle parkın eski halini yaşayan ve seven birisi olarak bu anılarımıza sahip çıkmakla birlikte bu çağın kentsel ihtiyaçlarına göre de parkın evrilmesi gerektiğini hep düşünmüşümdür. Çünkü kendisini yenilemeyen mekanlar sonuçta hep kaybetmiştir.
İşte bu düşüncemi paylaştığım dostlarım bir gün bana sürpriz yaptılar. Ünlü Aktivist Enis Ayar ve Dünyaca ünlü mimarlarımızdan Ahmet Tercan Taşbaşına parkına geldiler. Birlikte parkı gezdik.
Prof. Dr. Ahmet Tercan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü, Bina Bilgisi Anabilim Dalı Başkanı. Tercan, Mimari Tasarım, Mimarlıkta Kuram, Eleştiri ve Yöntem alanında araştırma yapan değerli bir bilim insanı. Sürdürülebilir Mimarlık alanında uzman, bir isim. Taşbaşı Parkının işlevi ve gelecek vizyonuna katkı sağlamak için Giresun’a gelmesi şehrimiz açısından önemli bir şanstır.
Yeşil alanlar konusunda Türkiye’nin en iyi mimarlarından olan Tercan Giresun’dan ayrıldıktan bir süre sonra aşağıdaki etkileyici görseli bana gönderdi.
Tercan, projesinde, Taşbaşı Parkının sorunlarını çözmüştü. Halkı yağmurdan korumuş, tuvaletler bölgesini yenilemiş, çocuk oyun gruplarını güncellemiş, havuzu yenilemiş, yürüyüş yollarını daha işlevsel bir şekilde düzenlemiş ve peyzajı güçlendirmişti.
Tercan, önemli bir fikre de imza atmıştı. bu zamana kadar parkın kenarları masa alanı olarak kullanılırken, bu projede parkın kenarları yürüyüş alanı olarak halka açılmıştı. Ayrıca insanların daha nitelikli bir şekilde manzaraya odaklamasını sağlayacak dokunuşlarda bulunmuştur.
Bitki alanları genişlerken aynı zamanda yürüyüş yolları iyileşmiş ve kolay yürünebilir hale gelmişti. Havuz bir sanat eseri olarak yeniden eski önemine kavuşmuştu. Artık süs balıklarımız parkımıza geri dönebilirdi.
İnsanı odağına alan bu proje yakın tarih boyunca hiç olmadığı kadar halkın nitelikli kullanımına odaklanmıştı. Parkı koruyor ve kolay kullanılır hale getiriyordu. Park, tarihi akışından kopmadan ve halkın ihtiyaçlarını daha konforlu şekilde karşılarken aynı zamanda halkın sosyal ve kültürel tüketim ihtiyacını da çözüyordu.
Halkın güneşten ve yağmurdan korunarak çay-kahve içebileceği mekanı tamamen doğal malzemelerden planlamıştı. Ahşap, çelik ve cam malzeme kullanımı parkın doğallığına katkı sağlamıştı.
Park, tarihte olduğu gibi, halkın gezinti alanı, boş zaman değerlendirme mekanı ve çay bahçesi ihtiyacını en modern şekilde karışılayacaktı. Taşbaşı parkı gibi zamanında Türkiye’nin en modern parkı yine eskisi gibi Türkiye’nin en güzel parkı olacaktı.
Giresunlu bunu hakediyordu. Ama bu proje hayata geçmedi. Bu proje sahipsiz kaldı. Şimdi bu projeyi bir kez daha gündeminize sunuyorum. Taşbaşı Parkı tarih boyunca çok dönemeçten geçti, çok biçim değiştirdi. Bir dönem mezarlıkken bir dönem şehrin en gözde sosyal mekanı olmayı başardı. Yine başarabilir. Yeter ki kavga etmeyi bırakıp iyiye nasıl ulaşırız, onu aramamız gerekir. İnsanlara faydalı olmayı nasıl başarabiliriz, birbirimizi kırmadan nasıl konuşabiliriz bunun yolunu bulalım. Parklara kötülük ekmeyelim.
Taşbaşı Parkı için Prof.Dr.Ahmet Tercan’ın ziyaretinden. soldan sağa, Hakan Adanır, Enir Ayar, Ahmet Tercan, Nilhan Tercan
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.