Ali Murat Yılmaz “Abi bu adayı neden anlatmıyorsun. Unutuluyor anlatmayınca, anlatmalısın” dedi. Beni zayıf noktamdan yakaladı. Adayı gören bir kıyıya gittik. Bi anda aklıma gelenleri kısaca anlattım.
Biliyorum ki bilinmeyen veya unutulan çok parça var bu hikayede. Anlatmak, hatırlatmak gerekiyor. Ali Murat isteyince bir giriş yapmış oldum. Beni anlatmaya başlamak zorunda bıraktığı için kendisine teşekkür ediyorum.
Daha uzun ve detaylı anlatırım bi gün. Şimdilik bunu biraz izleyelim. Hikayeye girmiş olalım.
20 yıl süren bir mücadele ve lobi çalışmaları ile adayı nasıl koruduk? Yatırımcılara hazır hale nasıl geldi? Çivi bile çakmadan nasıl yatırım yapıldı? Bu güzide yatırımcılar kimler? Adayı koruyarak turizme kazandıran bürokratlar ve politikacılar kimlerdi? Ada üzerindeki turizm beklentisi karşılanırken adayı korumayı nasıl başardık? Yılda 30-40 bin turist ağırlarken vahşi doğa kendisini nasıl korudu? Bu örnek hikayeye bile zaman zaman karşı duranlar bugün Giresun Adası yatırım saldırısına uğramışken neden suskun? Neden kimse adadaki turizm ve koruma başarısını görmezden geliyor? Ben neden küskün ve heyacansız kalıyorum artık? Giresun’da doğa turizmini tetikleyen Giresun Adası girişimi kimler tarafından nasıl sahipsiz bırakıldı? Hepsini anlatacağım tabi. Ama hadi pamuk parmaklar bi tıklasın bu giriş videosu izlensin bakalım :) yani anlattığımda dinleyen kimse var mı bi görmek istiyorum yarım göz :)
2004 yılıydı. “Karadeniz sahil yolu iyileştirme projesi” “Karadeniz Duble Yolu”na yeni dönüştürülmüştü. Yol inşaatına karşı doğal alanlardaki mücadelemizin sonlarına gelmekteydik. Bazı koyları ve kumsalları kurtarmıştık. Ama bir çok koyu ve kumsalı da kurtaramamıştık. Yol inşaatı Giresun şehir içine yaklaştıkça artık Giresun halkı da mücadelemize daha çok kulak vermeye başlamıştı. Aynı zamanda yolun şehir içi geçişi sırasında yeni bir tehdit doğmuştu. Taşbaşı Parkı’nın neredeyse yarısı yola gitmek üzereydi. Giresun merkezden geçerken sıkışan yolu rahatlatmak için Taşbaşı Parkı ve limandan arazi alınması planlanmıştı. Parkta yıkım işaretlemeleri yapılmıştı. Dönemin Giresun Valisini ziyaret eden Bayındırlık ve İskan Bakanlığı Müsteşar Yardımcısı ile Karayolları 10. Bölge Müdürü Abdülkadir Renklibay, “projenin şehiriçi geçişinde sorun olmadığını, İş Bankasının bulunduğu imar adasının istimlak edilmeyeceğini, yolun limandan ve Taşbaşı Parkı’ndan geçeceğini” bildirmişti. Kendisine “Giresun Belediyesi bu durumu kabul etmez” dendiğinde ise “bu konuda sorun olmaz demişti. Sonuçta kurumların hepsi AK Partili yöneticiler tarafından yönetiliyordu.
Dernek yönetimimiz o dönem şu kişilerden oluşuyordu. Eczacı Özen Gül Tökez, Avukat Erol Günaydın, Merhum Mimar Nevzat Keküllüoğlu ve Ezcacı Burak Tolga Bektaşoğlu. Yönetim kurulumuzu acil toplantıya çağırmıştım ve eksiksiz toplanmıştık. Oy birliği ile karar aldık : Taşbaşı Parkını yola vermeyecektik. Bu kararı oy birliği ile vermemizin şöyle de bir önemi vardı : Yönetim kurulu üyemiz Burak Tolga Bektaşoğlu’nun İş Bankası’nın yanındaki eczanesi bu kararımız ile yıkılma tehlikesi ile karşı karıya kalacaktı. Dernek olarak Taşbaşı Parkını kurtardığımızda içimizden birisinin iş yeri yıkılacaktı. Ama Burak da bizimle aynı fikirdeydi. Taşbaşı Korunacaktı. İlgili herkesi aradık kararımızı bilgilendirdik. Başkan olarak derneğimiz adına sözcülük görevini de ben üstlenmiştim. Şehrin yakın tarihindeki bu önemli mücadeleyi arkadaşlarımla birlikte verecektik. Son derece etkin üye yapımızla bunu başaracağımıza inanıyorduk.
“Taşbaşı Parkına Dokunma” başlığı o dönemi açıklamamızı en iyi yansıtan ve her an kullandığımız bir slogana dönüşmüştü. Aradan geçen yıllara rağmen 2025 yılında Taşbaşını korumak için yapılan yürüyüşte hem de hiç dahil olmadığım bir süreçte insanların aynı başlıkla pankartlar hazırlaması geçmişdeki mücadelemize de gizli bir selam veriyordu. Demek ki toplumsal bir hafıza yaratmayı o dönem başarmıştık.
(bu fotoğraf 17 Mart 2025 gününde yapılan, Giresun Belediye başkanı Fuat Köse’nin çağrısı ile yapılan yürüyüşün başlama anında parkın sahil tarafındaki merdivenlerinde çekilmiştir.)
Bugün bakıldığında o günlerin ruh halini anlamak çok zor olabilir. O günlerde yıllarca süren sahil yolu inşaatından şehir halkı da bürokrasi de bıkmıştı. Biz çevreciler birşeylere itiraz ettiğimizde herkes karşımızda oluyordu. “Bırakın şu şehir içi bitsin, yol geçsin, olan oldu, inşaat durmasın” diyenler çoğunluktaydı. O kadar büyük bıkkınlık vardı ki kendi çevremizin dışından destek bulamıyorduk. Meslek Odaları sessizdi. Partiler suskundu. Herkes gelişmeleri izliyordu ve biz durmuyorduk.
Gençlik yıllarımdan bu yana “sivil toplum” hareketinin içindeyim. Giresun’da genel olarak sivil toplum örgütleri deyince aslında sivil toplum örgütü sayıldıkları şüpheli olan Meslek Odaları bazen de demokratik kitle örgütleri gelir. Hatta hemşehri dernekleri akla gelir. Hak mücadelesinin içinde yer alan gönüllülerden oluşan gerçek sivil toplum örgütleri asla akla gelmez. Bu nedenle de Giresun’da sivil toplum hareketleri gelişmez. Sivil toplum örgütleri yerine, kanunla kurulan, beğenmezseniz ikincisini kimsenin kuramadığı kurumsal yapılar sivil toplum örgütü sayılır. O yıllarda da durum böyleydi. Ben ve arkadaşlarım sesimizi yükseltiyorduk. Ancak meslek örgütleri suskundu. Bu kamuya güç veriyordu. Ancak yapılacak şeyler hala vardı. Bizim dışımızdaki etkin iki sivil toplum örgütü ile görüştüm. Giresun Turizm ve Tanıtma Derneği Başkanı Asaf Kitapçı ve Giresun Deniz Dağcılık Kulübü başkanı İbrahim Can ile birlikte hareket etmeye karar verdik. Arkalarında siyasi güç olmayan, gerçek sivil toplum örgütleri olarak birlikte ve dik durduk. “Taşbaşına Dokunma” dedik ve ortak basın açıklaması ile duyurduk.
Açıklamamıza cevap Giresun Belediyesi’nde geldi “Belediye Meclisi en büyük sivil toplum örgütüdür” dediler. Yani, halk adına en iyisini biz biliriz, siz kimsiniz dediler. Maalesef bu anlayış bazen günümüzde de geçerli oluyor. Bu karşı çıkış sözü beni oldukça üzmüştü. Cehaletin bu düzeyine karşı sessiz kalınamazdı. Bugün hala var olan bu anlayış yüzünden Giresun’da ve ülkemizde sivil toplum zaten gelişemiyordu. Bu açıklama ile Belediye Meclisi, kendi kararını vereceğini ve şehri dinlemeyeceğini ilan ediyordu.. Haberlerde okuduğunuz gibi dönemin belediye başkanı parkın yıkılmasını istemediğini söylüyordu. Ancak parkı kurtarmak için de bir türlü “meclis” karar alamıyordu.
Belediye meclisine verilecek cevap tabi ki vardı. Özellikle AK Partili belediye meclis üyeleri Belediye Meclisi’nin şehrin en büyük sivil toplum örgütü sanmakla kalmayıp bir de üstüne STK’lar siyasaldır demişlerdi. Bu da aşağıdaki haber metnine yansımıştı. Üstelik de bana diyorlardı bunu. Oysa ben siyasi görüşüm olmasına rağmen sırf kimse yaptıklarımı partisel bir mesele olarak algılamasın diye siyasetten uzak duruyordum. Partiye gitmiyor, parti çalışmalarına katılmıyor, görev almıyordum. Sadece sivil toplum hareketi içerisinde hak mücadelesi veriyordum. Hayatımı, menfaatlerimi, işlerimi arka planda tutuyordum. Ama hala yaptıklarımı partizanca bulanlar oluyordu. Zaten bu zihniyet beni anlamadığı için ben de artık 50 yaşımdan sonra siyasete de girdim. Çünkü yaptığım fedakarlıklarım kimse tarafından anlaşılmıyordu. Belki siyaset anlıyordur dedim. Orası da hayal kırıklığı olsa ben yaptıklarımdan pişman değilim. Sadece yeniden yapacak motivasyonu bulamıyorum. Bunun sebebi sağ-sol demenden siyaset yaptığını sanan, hayatlarında hiç bir alanda politika üretemeyen siyasi tüketicilerdir. Ulusalda bir tartışma büyür ve bu insanlar da yerelde bunu menfaatlerine tüketirler. Bu insanların beni anlamalarını beklemiyordum tabi. Ama anlayamadıklarını bu kadar açık edeceklerini de hiç düşünmüyordum.
Hiç sevmediğim bir şey yaptım o dönem. Yaptıklarımızı anlatmak zorunda kaldım. İnsan yaptığını anlatır mı? Anlatmaz tabi. Ama şimdi yaptığım gibi o zaman da hatırlatmak zorunda kaldım. Çünkü siyasetçiler duvara toslayana kadar tam gaz gitmeyi marifet sanıyorlar. Neyse işte, aşağıdaki açıklamayı ve haberi okuduğunuzda durumu daha iyi anlayacaksınız.
Sonrasında, bir çok eylem ve lobi çalışmasından sonra belediye meclisi sivil toplumun gücünü hissederek. Belki de elleri de artık güçlendiği için Taşbaşı Parkının yıkımına neden olacak süreci durdurmayı başardı. İş Bankası Adası dediğimiz alanın yıkılarak yolun parka değil kara tarafına genişlemesini sağlayan kararı nihayet almışlardı. Dönemin meclis üyelerine, milletvekillerine ve belediye başkanına bize kulak verdikleri için teşekkür ediyorum. O kadarda imzası olan herkesi hep güzellikle anmalı ve saygı göstermeliyiz. Sonuçta park korundu. Kim istedi, kim istemedi, kim istemese de imza attı hiçbir önemi yok. Birlikte başarmış oluyoruz başarınca. Hepsini saygıyla anıyorum. Ayrıca, şehirdeki eski tartışma ortamını da özlüyorum.
Bütün bunları şimdi neden yazıyorum? Öncelikle aktif siyaset yapan insanların şehrin yakın tarihi ile ilgili hiç bir şey bilmediğini gördüğüm için. Ayrıca, o yıllarda sosyal medya olmadığı için herkesin olup biteni sağlıklı duyamamış olduğunu farkettiğimden dolayı bunları anlatıyorum. Bu şehirde Cumhuriyet öncesini hatırlayan insan sayısı son 30 yılı hatırlayandan daha fazla. Son 10 yılı hatırlayan neredeyse hiç yok. Çünkü yakın zamanımızda politikacılar kendi sosyal medyalarının kabuğunun içinde hapis olmuş durumdalar. Orada ne dedikleri ve oradan onlara ne yazıldığından başka bir dünyaları yok. Gerisi fotoğraf çekip gitme işi. Durum böyle olunca ortaya da şöyle bir durum çıkıyor. İkibinli yıllarda Taşbaşı Parkı yola gidecekken bunu umursamayanlar, parkın sağının solunun yola gitmesine karşı ses çıkarmayanlar, onaylayanlar, hatta bu konu ile hiç ilgilenmeyenler, gazetelerde okuyup geçenler şimdi bu konuda konuşuyor. Çünkü Giresun’da bir konuda çıkarın yoksa o konuda konuşmazsın. Böyle bir kültür var. Çıkar derken maddi olarak anladığınızı biliyorum. Oysa şunu demek istiyorum : Politika yapıyorsanız şehirle ilgilenip bişeyler söyleyip ordan bir kahramanlık veya kabadayılık hikayesi çıkarmaya bayılıyorsunuz. Yani bu konuda konuştuğunuzda sosyal menfaatiniz oluşuyor. O nedenle Park yıkılsa umrunda olmayacak insanlar bugün park için kavga ediyorlar. Tarihi seviyorlar, tarihi koruyorlar vb. Ama herkes kendi sevdiği tarihi için kavga ediyor. Üzerinde kavga edilen park ise ne eskiden ne şimdi kimsenin umrunda değil. Eskiden de kimsenin umrunda değildi. Peki, bu parkı kurtaran insanlara hiç mi saygı duymazsınız? Ben en az 100 kişi sayarım o dönem parkı korumak için çalışanları, gazetelerde ve TV’lerde haber yapan gazetecileri, şehrin önde gelen insanlarını…. Peki siz hiç mi kimseyi hatırlamazsınız? Bu insanların park için ne düşündüğü hiç mi umurunuzda değil? Neyse, siyaset yapıyorsunuz tabi ki konuşun, yıkın, yapın, bu sizin hakkınız. Ama hiç şehre sormayın olur mu? Sorarsanız küçük düşersiniz dimi? Sizin için kurtardığımız bir park var orda. Yıkın geçin, imara açın… Nasıl olsa şehrin insanları artık anlamsız tartışmalar yapmaktan bıktı ve sizlerin ne yaptığı ile ilgilenmeyi bıraktı. Gerilim filmi izler gibi çekirdek yiyip sizi izliyor insanlar. Hani ürkmüyor da değiller. Ama alıştılar, alıştık.
Evet, bu yazıyı niye yazdım : Bir tartışmaya katılmayı bırakalı çok oldu. Bu nedenledir ki uzun zamandır basın açıklaması bile yapmıyorum. Ama yaşadığım hayatı yaşamamış gibi de yapamıyorum. Belki okuyan olur, şehrini tanımak isteyen olur, şehrin yakın tarihi ile ilgilenen birileri çıkar belki. En azından yolda sokakta veya internet üzerinden bana soran dostlarıma ve bu kentin aşıklarına topluca anlatma fırsatım olur diye yazıyorum. Yazmaya devam edeceğim. Ziyaretime gelen arkadaşlarımla konuşuyor gibi bloğumu ziyaret eden sizlere anlatmaya devam edicem. Kahve hakkınız baki :)
Evet, işte bir park zamanında böyle kurtulmuştu. Sadece anlattım. Siz yine köşenizden dedikodu üretmeye devam edebilir, çalışan insanları küçük görmeye, onları değersizleştirmeye devam edebilirsiniz. Gönüllü insanları küstürüp kentin kaybetmesini hızlandırmaya devam edebilirsiniz. Ya da unutma hakkınızı yine kullanabilirsiniz. Keyif sizin dostlar, ben anlatıyorum sadece.
Yorum yazabilmek için oturum açmalısınız.