kurşunkalem

Archive for the ‘kurşunkalem’ Category

Taşbaşı Parkı -3 “Benim Taşbaşım”

In kurşunkalem on 08/06/2025 at 15:11

Pandemiden yeni çıkmıştık. Danışmanlığını yaptığım Zifin Hotel Giresun şehir merkezinde de otel yatırımı yapma kararı vermiş ve hazırlıklarına başlanmıştı. Ünlü iş insanı, başarılı kışkırtıcı (insanları harekete geçirme yeteneği olan girişimci) Enver Yücel şehrimizin kalkınması için fikirler ve girişimler tasarlıyordu. Ludis Otelciliğin yapacağı merkez otelinin yanında ise Taşbaşı Parkı bomboş ve terkedilmiş halde duruyordu. Pandemide entübe edilmiş ve bir daha da eski enerjisine kavuşamayacak hastalar gibiydi. Ama bir yandan da park gözümün içine bakıyordu. Kimsenin ilgilenmediği bu yaşlı ve onurlu parkın bakışlarını görmezden gelemezdim. Bir yandan ben de eskisi gibi genç değildim. Ama bu şehrin en güzel sokağını ben ve arkadaşlarım yaratmıştık, bu şehrin adasını koruyarak turizme kazandıran yine bizdik… Kulakkaya Yaylası’ndaki değişim rüzgarı bizlerin esintisiyle harekete geçmişti. O zaman dedim; “Bunu da yaparız, bu parkı da kurtarır, bu parkı da Giresun’a kazandırırız”

Hayatımın hiçbir zamanında bişi talep eden birisi olmadım. Şehrin valileri, vali yardımcıları, belediye başkanları bilir. Çocukluğumdan bu yana kamu yararı için çalışmış, kamu yararı için istemiş ve hayallerimi gerçekleştirmek için kamudan çoğu zaman sadece gölge etmemesini beklemişimdir. Hayatımın önemli bölümünü bu riskleri alıp, bu şehir ve dünya için iyi şeyler yapmakla geçirdim. Gençken şehir için, hayallerim için aldığım risklerin aslında şahsi değil ailemin de riskleri olduğunu çok idrak edemiyordum. Ama düşünmekten, üretmekten, çalışmaktan ve hayallerimi gerçeğe dönüştürmekten vaz geçemiyordum. Zamanla bu riskleri daha iyi kavradığımda da bu nedenle bişey değişmedi. Neyse işte, Taşbaşı Parkı yaşlı bir Yalı Kayığı gibi barınağına çekilmiş duruyordu. Limanın tozunu gürültüsünü ve beton örtülerini üzerine çekip kıvrılmıştı bir köşeye. Başına geleceklerini bekliyordu çaresiz.

Park gündemime geldiğinde tesadüfen İzzet Yılmaz’a denk geldim. Parkın işletmecisiymiş kendisi ve sevgili eşi de benim liseden iyi bir arkadaşımdı. İzzet’le parkı konuştuk. İzzet parktaki işletmesini devretmek istiyordu. Bana açık açık tüm zorlukları anlattı. İzzet Yılmaz parkı devretmek için yerel gazeteye ilan da verdiğini söyledi ve ilanı gösterdi. Kimse aramamış bile. “Fiyatını dert etmiyorum da kimse parkı istemiyor bile” dedi bana. Sonra anlaştık İzzet Bey’le. Parkın işletmesini devir aldım.

(Taşbaşı Parkı’nı devraldığım gün İzzet Yılmaz’la çekilmiş hatıra fotoğrafımız.)

Şimdi önümde zorlu bir yol vardı. Tarihi parkı yeniden canlandıracak ama tarihi değerlerini de koruyacaktım. Yapabilir miydim? Bu zamana kadar neyi istesem yapmıştım. Sadece buna güveniyordum. İzzet’in yaşadığı zorlukları ben aşabilir miydim? Bundan emin değildim. Ama deneyecektim.

  • İzzet’ten park işletmesinin en eski metal masalarını satın aldık,
  • Ahşap sandalyelerle ortamı tamamladık,
  • gençler için parka uygun yeni cam masalar ve rattan sandalyeler de aldık,
  • geniş bir yiyecek ve içecek menü oluşturduk,
  • Park hem doğal ve tarihi gücünü koruyacak hem de yeni nesile kendisini sevdirecekti,
  • hem menü tasarım olarak aşağıdaki noktaya ulaşmıştık.

Zorluklarla çok hızlı ve şiddetli yüzleştik. Pandemi döneminde kapalı kalan parka ballyciler sahiplenmişti. Gözlenlediğim kadarıyla park dinlenme alanı olmaktan çok ticari bir alana dönmüştü. Hap, Ot ve kadın ticareti yapıldığı açıktı. Hava kararmaya başladığında çok farklı bir kitle parka doluyordu. Parkın şenlenmeye başlamasından rahatsızlardı. Bunu da açık açık belli ediyorlardı.

  • Akşamları masalarını dağıtıyorlar, kırıyorlar ve yakıyorlardı.
  • Çalışanlarımı tehdit ettiklerinden kasayı gün kararmadan yapıp parktan çıkmak zorunda kalıyordu. Bu nedenle park akşamları işletilemiyordu.
  • Giresun valisi açık alanda, parklarda alkol yasağı ile o dönem gündeme geldi. Ancak parklarda serserilerin alkol tüketmesini engellemek bir yana neredeyse teşvik ediyorlardı. Çünkü aşağıdaki görüntülerin sahipleri hiçbir ceza almıyordu.
  • Giresun Belediyesi ve Giresun Valiliği aynı zamanda İl Emniyet Müdürlüğü konu karşısında hep sessizdi. Parkta madde kullanan gençler sürekli kavga ediyor, tacizler yaşanıyor, bıçaklamalar oluyor, biz polis çağırdığımızda polis olay yerine geç geliyordu. Bazen de gelmiyorlardı. Ama sorarsanız Giresun Valisi şehrin parklarında alkol kullanımını yasaklamış ve muhafazakar siyasete selamını çakmıştı. Gerçek ise farklıydı. Şehrin en önemli parkı olay mahaline dönmüş ve düzeltmesi için de yeni kiracısından meden umuyordu. Oysa ben devlet kurumlarının işini onlara rağmen yapmaya çalışıp kentime fayda sağlamaya çalışacak enerjisi artık bulamıyordum. Hani insan bir yerden sonra onlar da bişeyler yapsın istiyor. Ama olmuyordu. 2 sene kaldığım parkın son senesinde CHP’den milletvekili adayı olmuştum. Kimi arkadaşlar “CHP’li olduğun için seni parktan atmak istiyorlar ve mobing yiyorsun” diyorlardı. Ama açıkcası benim kafam öyle çalışmıyor. Ben düzeltilebilir sorunlar olarak görüyordum bunları ve her zaman olduğu gibi yöneticilerin beceriksizliklerine bağlıyordum. Ancak şu da açıktı ki park işletmesini ben aldıktan sonra;
  • Şehrin her yerine çiçek diken Park ve Bahçe Müdürlüğü artık Taşbaşı Parkı’nı çiçeklendirmiyordu.
  • Parka artık belediye temizlik ekipleri uğramıyordu.
  • Parkın tuvaleti açılmıyor ve temizlenmiyordu. Üstelik parkı gece gündüz kullanan halkın tuvaletini de bizim temizlememiz bekleniyordu. Yani kiralanan yerin mal sahibi hiç bir sorumluluğunu yerine getirmiyor üstelik onları da benden bekliyordu.
  • Parkın aydınlatılması için çok uğraştım ama park yıllarca karanlıkta bırakıldı. Benim masa aydınlatmalarım parka yeterli olamazdı ve güvenliği sağlayamazdı. Ancak park hiç aydınlatılmadı.
  • “Güvenlik için akşamları kapılarını kapatın” dedim ama kapı yapılmadı bile.
  • Şehrin yöneticileri göz göre göre bir parkı gözden çıkarmıştı.

Peki bütün bunlar olurken size samimiyetle soruyorum. Tamam, bazı insanlar parkı kurtarmak için elini taşın altına sokamıyor olabilir. Risk alamıyor olabilir. Herşeyi başkasından beklemeye alışmış olabilir. Ama size soruyorum. Tüm şehir bu olanları izlerken, AK Partili Giresun Belediyesi’ni eleştiren bir CHP’li gördünüz mü? Pakta benim verdiğim mücadeleye destek olan birisini gördünüz mü? Güvenlik sorununu dile getiren birisini gördünüz mü? Belediye tüm parkları pırıl pırıl yaparken buraya uğramazken bunu hiç dert edineni gördünüz mü? Benim yanımda olan, parkın yanında duran kaç kişi gördünüz. Ben açıkcası Yusuf Durak’tan başkasını görmedim. O her zaman sordu, tartıştık, konuştuk. Hak verdi bazen, bazen beni de eleştirdi ama eksikleri hep gerçekçi gördü. Ben bu parkın yeniden kazanımı için çalışırken, beni eleştirmekten utanmayan birçok insan bugün park imara açılıyor, üzerine yapı yapılmasın, cami olmasın, medrese olmasın diye çırpınıyor. Biliyorum bunlar da yalancı çırpınmalar. Modası, geçince geçer sizin hevesleriniz. Ama ben yaşadıklarımı biliyorum. Ben rastgele yaşayan birisi değilim. Her yaptığımı bilerek ve planlı yapmaya çalışan birisiyim. Tabi ki hata da yapıyorum. Ancak inandığım değerler için de, hayallerim için de var gücümle çalışan birisiyim. Kamu eli ile çözemediğim konuları ticaret yolu ile çözmekten de geri durmam. “Kar amacı gütmeyen şirketler” diye bişi bilir misiniz? Bilmeyebilirsiniz. Girişimlerini kenti ve toplumu dönüştürmek için, iyileştirmek için yapan insanlar bilir misiniz? Bilmeyebilirsiniz. Bunun için sizi suçlayamam. Ama bir durup düşünün. Bu parkın bugünkü tartışmalar içinde kalmasında hiç mi payınız yok? Parkı yaşatmak için ne yaptınız? Yapanlara ne kadar destek oldunuz? Onların dertlerini ne kadar dinlediniz?

Eğer elinizden geleni siz yapmamışsanız bilemem. Ben elimden geleni yaptım.

Geçmişte parkı yıkımdan kurtaran girişimin başındaydım. Merak ediyorsanız lütfen 👇 bu yazıyı okuyun.

Parkı bugünün ihtiyaçlarını da karşılayarak geleceğe taşıyacak projelerin hazırlanmasını da sağladım. Merak ediyorsanız lütfen bu yazıyı okuyun 👇

Elimden gelen budur.

Biraz uzun anlattım farkındayım. Ama ne yapayım kimse anlatmıyor. Anlatmak da bana kalıyor. Hoşgörün.

Taşbaşı Parkı -1 “Yarının da Parkı”

In kurşunkalem on 28/02/2025 at 18:00

Taşbaşı Parkı Giresun kentinin en önemli kentsel mekanlarından biridir. Tarih boyunca da böyle oldu. Her haliyle her dönem bu şehirde tartışıldı. Kilisesi, mezarlığı, camisi, yıkılan evleri, liman yapılırken küçülmesi, sahil yolu geçerken yıkılmak istenmesi ve bir çok konuda hep konuşuldu. Sanırım konuşulmaya da devam edecek.

Taşbaşı, bir kuşağın nostaljisi. Orada yaşanan güzel günler, etkinlikler, kurulan sofralar, çiçekler ve balıklı havuzu gibi değerleriyle birkaç kuşağın hayatının bir parçası. Zaman zaman o eski günlerine dönsün istiyoruz. Ama bir gerçek de var ki saydığımız tüm bu değerleriyle ve yaşanmışlığı ile Taşbaşı Parkı yalnızca bir nostalji mekanı değil. Her dönem, o döneme ait en modern park olmuştur. Tarih boyu kendisini yenilemiş, her dönem Giresun’da en modern kenstsel ihtiyaçları hep karşılamıştır. Bu nedenle parkın eski halini yaşayan ve seven birisi olarak bu anılarımıza sahip çıkmakla birlikte bu çağın kentsel ihtiyaçlarına göre de parkın evrilmesi gerektiğini hep düşünmüşümdür. Çünkü kendisini yenilemeyen mekanlar sonuçta hep kaybetmiştir.

İşte bu düşüncemi paylaştığım dostlarım bir gün bana sürpriz yaptılar. Ünlü Aktivist Enis Ayar ve Dünyaca ünlü mimarlarımızdan Ahmet Tercan Taşbaşına parkına geldiler. Birlikte parkı gezdik.

Prof. Dr. Ahmet Tercan, Mimar Sinan Güzel Sanatlar Üniversitesi, Mimarlık Fakültesi, Mimarlık Bölümü, Bina Bilgisi Anabilim Dalı Başkanı. Tercan, Mimari Tasarım, Mimarlıkta Kuram, Eleştiri ve Yöntem alanında araştırma yapan değerli bir bilim insanı. Sürdürülebilir Mimarlık alanında uzman, bir isim. Taşbaşı Parkının işlevi ve gelecek vizyonuna katkı sağlamak için Giresun’a gelmesi şehrimiz açısından önemli bir şanstır.

Yeşil alanlar konusunda Türkiye’nin en iyi mimarlarından olan Tercan Giresun’dan ayrıldıktan bir süre sonra aşağıdaki etkileyici görseli bana gönderdi.

Tercan, projesinde, Taşbaşı Parkının sorunlarını çözmüştü. Halkı yağmurdan korumuş, tuvaletler bölgesini yenilemiş, çocuk oyun gruplarını güncellemiş, havuzu yenilemiş, yürüyüş yollarını daha işlevsel bir şekilde düzenlemiş ve peyzajı güçlendirmişti.

Tercan, önemli bir fikre de imza atmıştı. bu zamana kadar parkın kenarları masa alanı olarak kullanılırken, bu projede parkın kenarları yürüyüş alanı olarak halka açılmıştı. Ayrıca insanların daha nitelikli bir şekilde manzaraya odaklamasını sağlayacak dokunuşlarda bulunmuştur.

Bitki alanları genişlerken aynı zamanda yürüyüş yolları iyileşmiş ve kolay yürünebilir hale gelmişti. Havuz bir sanat eseri olarak yeniden eski önemine kavuşmuştu. Artık süs balıklarımız parkımıza geri dönebilirdi.

İnsanı odağına alan bu proje yakın tarih boyunca hiç olmadığı kadar halkın nitelikli kullanımına odaklanmıştı. Parkı koruyor ve kolay kullanılır hale getiriyordu. Park, tarihi akışından kopmadan ve halkın ihtiyaçlarını daha konforlu şekilde karşılarken aynı zamanda halkın sosyal ve kültürel tüketim ihtiyacını da çözüyordu.

Halkın güneşten ve yağmurdan korunarak çay-kahve içebileceği mekanı tamamen doğal malzemelerden planlamıştı. Ahşap, çelik ve cam malzeme kullanımı parkın doğallığına katkı sağlamıştı.

Park, tarihte olduğu gibi, halkın gezinti alanı, boş zaman değerlendirme mekanı ve çay bahçesi ihtiyacını en modern şekilde karışılayacaktı. Taşbaşı parkı gibi zamanında Türkiye’nin en modern parkı yine eskisi gibi Türkiye’nin en güzel parkı olacaktı.

Giresunlu bunu hakediyordu. Ama bu proje hayata geçmedi. Bu proje sahipsiz kaldı. Şimdi bu projeyi bir kez daha gündeminize sunuyorum. Taşbaşı Parkı tarih boyunca çok dönemeçten geçti, çok biçim değiştirdi. Bir dönem mezarlıkken bir dönem şehrin en gözde sosyal mekanı olmayı başardı. Yine başarabilir. Yeter ki kavga etmeyi bırakıp iyiye nasıl ulaşırız, onu aramamız gerekir. İnsanlara faydalı olmayı nasıl başarabiliriz, birbirimizi kırmadan nasıl konuşabiliriz bunun yolunu bulalım. Parklara kötülük ekmeyelim.

Taşbaşı Parkı için Prof.Dr.Ahmet Tercan’ın ziyaretinden. soldan sağa, Hakan Adanır, Enir Ayar, Ahmet Tercan, Nilhan Tercan

Bahçeli Neden Kaybetti, Cumhur İttifakı Daha Fazla Nasıl Kaybedecek?

In kurşunkalem on 24/05/2023 at 08:00

Seçimin ilk turunda Erdoğan da, Kılıçdaroğlu’da kazanamadı. Ama bir de kaybeden vardı. Hiç gündeme gelmese de ilk turun gerçek kaybedeni aslında Devlet Bahçeli oldu. İkinci turda ise yaptığı ve göz yumduğu hatalar ile Bahçeli daha da çok kaybedecek.
Yüksek bir katılım beklemediğim seçimde ibre şimdi daha çok kemal Kılıçdaroğlu’ndan yana. Neden mi?

Seçimden sonra geçen sürede sandıkta Oğan’a kimler oy vermiş diye soruşturdum. Oğan’a oy verenlerin büyük kısmı MHP’ye oy verenler. Bir kısmı da İYİP ve AKP’ye oy verenler. Bu kitlenin belirleyici unsuru milliyetçi olmaları. Ama bir de amaçları var. Sadece tepki oyları ile toplanmamışlar. Yer yer bilinçli örgütlendiklerini de görüyorum. Bu kitle Sinan Oğan’ın peşinde de değil. Hatta büyük kısmının Oğan umurunda bile değil. Peki kimler bunlar?

Benim tespitlerime göre MHP’de değişim zamanı gelmiş de geçiyor. Milliyetçiler MHP’nin Devlet Bahçeli ile daha fazla yol almayacağını görmüşler. Parti üyesi veya sempatizanı olarak MHP’ye güçlü bir şekilde oy verip ideallerine de sahip çıkmışlar. Ama bu kitle partisine sahip çıksa da şunu da biliyor ki “Bahçeli Gitmeli”. Peki Bahçeli nasıl gider? Tabi ki ancak Erdoğan kaybederse gider. Eli bir türlü CHP’ye gitmeyen bu kitle bu nedenle listedeki tek seçenek olarak Oğan’a yöneldi. Partisi meclise güçlü girsin ama Erdoğan’ın esaretinden de MHP’yi kurtarıp özgürleştirelim istediler. Özgür ve güçlü bir MHP istediler. Bunu sadece Oğan için yapmadılar. MHP içindeki tüm yenilikçi hareketler de kendileri için de bunu desteklemiş olmalılar. Yoksa bir anda bu oy patlaması açıklanamaz. Kısacası; Erdoğan’ı indir, meclise gir, parlamenter sisteme geç ve gerçek bir iktidar ortağı olup gerçekten iktidara gel.

İşte böyle düşünen kitle giderek büyüyor. Bu kitleye AKP içinden de katılım var. Aynı zamanda İYİP içinde kalan ama Akşener’den ümidini kesen, MHP’ye dönmek için Bahçeli’nin gitmesini isteyenler de katıldı. Son olarak Oğan’ın Erdoğan’la anlaşmasından sonra artık Oğan’ın da kurtarıcı olamayacağını gören bu kitle şimdi iyice küskün. Çareyi MHP içinde arama eğilimindeler.

Bu kitlenin eli ikinci turda yine CHP’ye gitmeyecek ancak sandığa gitmeyerek ve geçersiz oy vererek Erdoğan’ı indirecek kitle bu. Eğer böyle yaparlarsa da gerçekten vatanlarını sevdiklerine herkesi ikna edecekler.

CHP bu senaryoda hiç oy arttırmasa, fazladan kimseyi ikna edemese de iktidar olur.
Tek yapılacak iş CHP’ye oy verenlerin yine sandığa gitmesi.

Nerede Bu Çevreciler?..

In kurşunkalem on 24/01/2016 at 16:38

Yaklaşık 25 yıllık doğa koruma mücadelesi geçmişim kırsalla ilgili bazı çıkarımlar yükledi sırtıma. En çok aklıma takılan da şu yukardaki sorudur : “nerede bu çevreciler?”

İlk yıllarda köyde kentte nerde olursa olsun bir çevre şikayeti olan insanlar önce çevre derneklerini bulurlardı. Bizler de dünya zaman ve biraz da harçlık harcayarak sorunların peşine düşer insanların yanında olurduk. Bazı müdaleler kazanılır çoğu da kaybedilirdi.

Doğa koruma fikri kent kültürü sonucu oluşan bir düşünce olduğu için kentsel kökenli derneklerdi çevre dernekleri. Bu nedenle de Türkiye’nin çoğu yerinde kentlerdeki derneklerin kırsalla ilişkileri zayıftı.

İlk yıllarda insanların da kalbi temizdi. Neden geldiniz?, ne çıkarınız var? Acaba para mı alıyor yada bize de para verir mi? gibi sorular akıllarına gelmezdi, gelenler varsa da paylaşmaya bile utanırdı.

Sonraki yıllar bu soruların dönüp dolaştığını duyar olduk. Toplum değişmişti artık. İnsanlar bir başkasının çıkar gözetmeden birisine yardım edebileceğini düşünemez olmuştu. O zaman dediler bu yardım işinde mücadele işinde madem para var biz de yaparız. Üstüne bir de kahraman oluruz. Bu parlak fikir sayesinde herkes kendi başının çaresine bakmak istedi. Muhtemel pazarlığın başını ve sihirli ekrana uzanan mikrafonun başını tuttular. Dışardan gelen herkes kötüydü.

Sonra kimisi meşhur oldu, kimisi zengin. Ama çevre elden gidiyordu. İnsanlar kaybetmenin hesabını sorabilirdi onlardan. Birşeyler yapmak lazımdı. Sıkışınca bağırmaya başladılar “nerde bu dernekler?”, “kimse yok mu yanımızda?”

Şahsım adına söyleleyim ben yokum. Ben kendi aklımın erdiğince mücadeleme devam ediyorum. Herkes yola nasıl çıktıysa öyle devam etsin.

İşin en ilginç yanı şu ki, bu zamana kadar yaptıklarınız yüzünden artık kente indiğinizde kent dernekleri “bunlar neden şimdi geldi acaba?” sorusunu soruyorlar. Bu zehiri her yere akıtmayı başardığınız için artık sizi de sokuyor.  Yerel çevre sorunlarının muhtarlık seçimlerine yatırım olduğu bir çağdayız.

Kötü niyetli insanlar çocuklarına iyi bir doğa bırakamazlar.

Fransız Bayraklı Facebook Profili

In kurşunkalem on 16/11/2015 at 07:32

Yer yerinden oynadı. Paris’deki terör saldırısından sonra fransızların acılarını paylaşanlar facebook profil fotoğrafına fransız bayrağı efekti ekledi ve bu kişiler sosyal medya terörüne maruz kalmaya başladı.

Tarihe dönüldü, fransanın terör örgütleri ile olan ilişkileri, osmanlı ile ilişkileri gibi bir sürü şeyle saldırırdılar. Kapltalizm, emperyalizm falan filan.

Masum insanlar öldü oysa, hem de kapitalizme karşı duran barış yanlısı insanlar. Müzik dinleyen insanlar. Nerde öldüler? Dünya müslümanların kaçıp sığındığı güvenli bir yerde : Avrupa’da.

Terör her yerde terördür. Ancak terörden kaçanların sığındığı yerdeki terör artık dünyada kaçacak yer kalmadığı anlamına gelir ki bu özellikle müslümanlar için büyük bir dramdır.

Bu olayı diğer tüm şiddet olaylarından ayrı tutmanın gereği yoktur. Devletler ve büyük şirketler savaşır ve hep halk ölür. Halk tarih bilmez, bilmek zorunda değildir. Kimse Fransa’da yaşayan 6 milyon müslümanın yaşam kalitesini kötüleşmesine sevinmek için tarih bulanmış bahaneler kullanmasın.

Profilini Fransa bayrağı yaptığından fransızları anladığını onların acılarını paylaştığını gösterirsin,  profilini gökkuşağı rengi yaptığında eşcinsellerin yaşadığı dramı anladığını ve onlara yapılan şiddetin durması gerektiği fikrine katıldığını anlatırsın. Hepimiz Ermeniyiz dediğinde basın cinayetlerini ve ırkçı saldıralara karşı olduğunu anlatırsın. Onları anladığını belli edersin. Tüm bunlar senin fransız olmadığını, eşcinsel olmadığını, ermeni olmadığını gösteri aslında. Ama kesinlikle insan olduğunu gösterir. Çünkü kendi acını anlamak, bunu belli etmek ve paylaşmak diye bir duygu veya fikir henüz yok.

Peki diyorlar neden onlar Türkiye’deki acıları anlamıyor.

Bunu nereden çıkardığınızı ise bilmiyorum. Türkiye’de bir olay olduğunda üzüntüsünü belli eden o kadar Avrupalı var ki şaşırırsınız bilseniz. Yeter ki hayatı devletlerin çıkarları ile değil halkların duyguları ile yaşamaya başlayın. Hepsini, herkesi göreceksiniz.

Giresunlu musun?

In kurşunkalem on 24/10/2015 at 13:19
  1. Köyünüz yoktur, aslında köyünüz burasıdır. Çocukken “ışkın çubuğu”nu duyduğunuzda ışın kılıcı benzeri bişi sanırsınız. Arada aileniz komşuların köylerine götürür sizi ve arabayı harmana çektirirler. Sen “harman”ı köyde otoparka verilen isim sanırsın.
  2. Ağustos ayı geldiğinde arkadaşların “fındığa” gider. Sen şehirde çok az çocukla birlikte yalnız kalırsın. Gelmelerini beklersin. Geldiklerinde köy hikayelerini başka bir dünyadan masallar gibi dinlersin ve çoğunu anlamazsın, anlamadığını belli etmezsin.
  3. Adını Eşşekçioğlu Ailesininden alan mevkiye sen Eşşekçioğ… (Eşşekçi oğulları) dersin ama diğer insanların oraya “Eşşek Joe” dediğini ve kulaktan kulağa bir yanlış anlama ile Joe adında bir adamı var saydıklarını çok geç anlarsın.
  4. Kız istendiği gece, ailesi evliliğe izin verirse gümüş tepside kızın kimliğinin erkeğin babasına sunulduğunu, bunu da kızı “vermek” değil evlilik işlemleri hazırlığı için olduğunu bilirsin. Söz kesilirken bir kolunun altına kuran bir kolunun altına somun ekmeği konduğunu bilirisin. Kına gecesinin, bekarlığa veda partilerinin asla geleneğinde olmadığını, köylülerle birlikte sonradan şehirde bu adetin yayıldığını bilirsin. Kültürünü bu asimilasyona karşı korumaya çaışırsın. Asla düğün sünnet için sokak kapatmazsın.
  5. Silahın yoktur. Bir kere bile tabancıyı eline alıp havaya ateş etmemişsindir.
  6. GirEsun diye konuşur, GirAsun diye bağırırsın.
  7. Yarımca börekle, hurmaşirinle, çakmak kurabiye ile büyürsün.
  8. Eskiden yaramaz çocukları haşhaşla uyutmak yaygın olduğu için zihinsel hasarlı en az bir büyük  kişi tanırsın.
  9. Kazancılar Yokuşunun çekiç seslerini kaleden dinlemişsindir. Bakırcılar Çarşı ile Fındık Pazarı ayrımını bilirsin. Kapalı Çarşıyı ve onun büyük demir kapısını seversin.
  10. Gazi caddesi ve Fatih caddelerinin şehirler arası yol olduğunu bilirsin ve caddede gidiş-geliş otobüslerin geçiştiğini hatırlarsın.
  11. Bir çok lise olduğu halde “Lise” dediğinden tek bir lise gelir aklına (yazmaya gerek ama : Giresun lisesi).
  12. Samsun koleji ile ilgili senin veya ailenden birilerinin anısı vardır mutlaka.
  13. Giresun Lisesi Marşının ilk 2 kıtasını ezbere bilirsin.
  14. Evinde Annenin yada babanın küçük de olsa bir kitaplığı vardır.
  15. Aşaya (Aşağıya) gittim dendiğinde İstanbul ve Ankara’dan söz edildiğini büyüyünce anlarsın.
  16. İlçeden veya köylerden gelenler sana yabancı gözüyle bakarlar ve onların geleneklerini taşımadığın için seni Giresunlu saymazlar.
  17. Kız ve erkek çocuk arasında eğitim ve miras ayrımcalığı yapıldığını büyüyünce başka ailelerden duyarsın, inanamazsın. Ailende bu tür bir olay tarih boyunca olmamıştır.
  18. Henüz dolmuşçuluğun düşünülemediği, şehirde birkaç taksi ve üç beş hususî otomobil bulunduğu günlerde, köyden atı ile gelen köy zemininin ( belki de ağasının) , atını bir hana bırakmadan önce, Camlı Sokak’ta ( Fatih Caddesi ) dörtnala bir gösteri yaptığını hatırlarsın…(bu da dayımdan)

Geleceğini Mücadeleye Armağan Eden Çalışkan Gönüllüler

In kurşunkalem on 05/06/2014 at 11:42

Benim “herşeye karşı” denilen arkadaşlarım var. Çünkü onlar herşeyi değil, iyi olanı, doğal olanı, zararsız olanı, saygılı olanı severler. “herşeyi” sevmek zorunda hiç olmadılar. Herşeye sahip olmak isteyen aç gözlü insanlar da  onları hiç  anlamadı.

Bu arkadaşlarım işleri ile hiç ilgilenemedi, doğa koruma ve hak mücadelesinin içinde olmak daha önemli oldu onlar için. İşlerini batırdılar, aşklarını batırdılar bunlara bile zaman ayıramadıkları için.

İyi okullar okuyup iyi meslek sahibi oldular. Ancak kopamadılar bu uğraştan. Mesleklerini yapmayıp gidip derneklerde çalıştılar. Doktorluk, mimarlık, mühendislik, öğrentmenlik, işletmecilik yapmadılar. Yapmadıkları gibi meslekli bilgilerini doğa koruma alanında hizmet için kullandılar.

Onlar biliyorlardı mesleki kariyer yapmadan yaşlanmak, para biriktirmeden yaşlanmak iyi olmayacak. Ama kopamadılar tanımadıkları insanlar ve bilmedikleri canlılar için mücadele etmekten.

Mücadeleleri devam etsin diye projeler yazdılar derneklerine, para getirdiler, yatırım getirdiler, projelerde çalıştılar. Hem karınlarını doyurdular hem hizmet ettiler. Aslında hizmet etmeye bahane buldular sadece.  Kulaklarını kapadılar, duymak istemediler “bunlar projelerden para kazanıyor” eleştirilerini. Onlar biliyordu mesleklerini yapsalar daha çok kazanacaklarını. Onların yaptığı fedekarlığı kimse yapmıyordu ama yine de kapılar arkasında şuçlanıyorlardı.

Şimdi hepsi biraz yaşlandı.  Kimse artık ticarete atılamıyor, kimse akademik kariyerine geri dönemiyor. Para peşindeki arkadaşları zengin oldu çoktan. Dekan oldu kimisi okullarında. Bizimkiler ise akademik kariyeri olmadığı için başka bir iş bile bulamazlar şimdi.

Ve hala çalışıyorlar. Mesleklerinden kariyerlerinden uzak, kimseye yaranamadan, dünya sevgisiyle hepsi bir yerlerde iyi bir şeyler yapmaya çalışıyor.  Hepsinin hayatı örnek başarılarla dolu. Mutluluklarla dolu. Akılları hala pırıl pırıl,  vijdanları rahat.  Hiçbirşey olmamış gibi hala yeni bir şey bulup sarılmanın aşkıyla tutuşuyorlar,  hala dünyayı kurtaracak bir projenin, bir davranışın bir uygulamanın peşindeler.

Dünya Çevre Günü nedeniyle, mesleklerinden, kariyerlerinden, işlerinden ve evlerinden uzak, bu alanın gerçek gönüllüleri olan “çalışan”larının gününü kutlarım.

İyi ki varsınız, iyi ki tanıdım sizleri.

Baz-ı Gerçekler – 1

In kurşunkalem on 06/05/2012 at 17:13

Televizyonların evlere yeni girdiği dönemi bilen bizim kuşak çocuklar, televizyona yaklaştığımızda büyüklerimizden uyarı alırdık. Yemek masaları televizyonlara yakınsa eğer, yemek yerken televizyon kapatılırdı. Çocuklara üç metreden yakında TV izlemek yasaktı. Sonraları bu uyarılar kalktı. Günlük hayatımızda elektromanyetik alanlar o kadar arttı ki uyarıların sayısı arttıkça önemini kaybetti.

Elinize küçük bir radyo aldığınızda yakalayacağınız yayınların sayısı azdır. Radyonuzu daha güçlü bir radyo ile değiştirdiğiniz de daha çok sinyal yakalarsınız. Radyonuzun gücü ile yakalayacağınız sinyal sayısı hep artacaktır. Aynı durum uydu kanalları ile ilgili çanak sayınızı arttırdığınızda yakaladığınız TV yayını sayısının artması ile de yaşanacaktır.

Sonra bunların üstüne cep telefonlarını, GSM baz istasyonlarını, telsiz vericileri, kablosuz internet ağlarını da dahil edin. Sonra da bilgisayarları ve birçok elektronik aleti. Yüksek gerilim hatlarını ve daha bir çok çağdaş aleti de dahil edin. Yokoluş çağının çağa eşlik eden aletleri sanki hepsi.

Bütün bunlarla birlikte nasıl bir “Elektromanyetik Kirlilik” altında yaşadığımızı düşünün. Büyük şehirlerimiz kömürden doğal gaza geçince havası daha temiz gözüküyor, oysa bambaşka bir kirliğe maruz kalmaktayız. Adından henüz korkulmayan bu kentsel mantonun adı Elektromanyetik Kirlilik:  Radyo dalgaları kirliliği.

Bu yazımda, bu kirlilikle ilgili yıllardır yayınlanan bilgileri arşivimden derleyip toparlamaya çalıştım. Bu bilgilerin ışığında kendimce yasal ve bireysel olarak alınması gereken önlemleri oluşturdum.

Çevre mücadelemize katkı sunabilecek fikir ve çalışmaları derli toplu sunabildiğimi düşünmüyorum ama dağınık olan bilgi ve belgelerin toplu hale getirilmesine katkı sunabildiğimi sanıyorum.

Derneğimizin kapısını ve benim kapımı çalıp yardım isteyen, yardımcı olduğum ve olamadığım insanların baz istasyonlarının yakınlarında çektikleri sıkıntıları biliyorum. Dilerim hepimizin EM kirliliği ile ilgili sorunlarını azaltacak önlemler yasal ve bireysel alanda alınabilir.

EM KİRLİLİĞİ (Elektromanyetik Kirlilik)

Vücudumuzdaki manyetik alanlar, doğal çevremizdeki yerkürenin manyetik alanı ile uyum içerisindedir. Oysa EM kirliliği yaratan bütün cihazlar çevresinde elektromanyetik alan oluşmaktadır ve oluşan bu elektromanyetik alanın insan vücudundaki ve doğal çevredeki elektromanyetik alandan fazla olması sebebiyle mevcut uyumu bozmaktadır. Bu da, elektromanyetik kirlilik adı verilen bir tür çevre kirliliğine neden olmaktadır.

EM kirliliğini genel hatlarıyla en iyi şekilde anlamamıza yarayacak olan çalışma Sakarya Üniversitesi Elektrik-Elektronik Mühendisliği Bölüm Başkanı Prof.Dr. Osman Çerezci’ nin çalışmasıdır.  Bu çalışma, baz istasyonu, cep telefonu, radyo-tv ve telsiz vericileri ile yüksek gerilim hatlarından yayılan elektromanyetik radyasyonun nükleer radyasyon kadar etkili ve korkunç olmasa da maruz kalan beden üzerinde zaman içinde oluşturacağı etkilerin korkutucu olduğunu söylüyor.

Çerezci, pilot il olarak seçilen İstanbul, Ankara, Bursa, Antalya, Samsun ve Sakarya’da, elektromanyetik kirlilik konusunda 6 ay süren bir çalışma yürütmüş. Bölgelerin elektromanyetik kirliliği ile radyasyon oranlarınının ölçümünü yapmış. Bunun sonucunda hazırladığı raporda kirlilik kaynakları arasında yapılan risk sıralamasında, cep telefonları ve yüksek gerilim hatlarının ‘çok çok riskli’, radyo-tv vericilerinin ‘oldukça riskli’ baz istasyonlarının ise ‘az riskli’ olduğu belirtiyor.

Ayrıca bu çalışmada elektromagnetik kirlilik yapan unsurların insana verdiği zararlar hakkında da bilgiler var. Televizyon, radyo, telsiz ve telefon vericilerine ait antenler ile evlerde kullanılan televizyon, bilgisayar, mikrodalga fırın, saç kurutma makinesi ve benzeri cihazların elektromanyetik radyasyon yaydığı ifade ediliyor. Raporda bunun insan sağlığı için büyük tehlike oluşturduğu vurgulanıyor.

Yüksek gerilim hatları ve trafoların yakınında yaşayanların tehdit altında olduğunu vurguluyor Çerezci, ”Yüksek gerilim hatlarının, yakın çevresinde yaşayanlar için kanser riskini artırdığını hamilelerde sıklıkla düşüklere neden olduğunu, psikolojik rahatsızlıklar verdiğini tespit ediyor ve bizlere duyuruyor.

Yüksek gerilim hatlarından zarar görenler sadece insanlar değil. Arılarda da üretkenlik ve bal üretiminde düşüş gözlenmiş.

Yüksek gerilim hatlarına yakın bölgede oturan insanların kansere yakalanma riskinde yüklü partikül ve iyonların önemli rol oynadığının belirtildiği raporda yüksek gerilim hatlarının havada yüklü partiküller oluşturduğu ve bunlarda havadaki kirliğin bütünleşmesi sonucunda insanların nefes almasıyla iç bünyeye geçebildiği böylece zararın arttığını söylüyor Çerezci.

Araştırmada bir radyo-TV vericisinin 1000 tane baz istasyonu gücünde sinyal yaydığı belirtiliyor. İstanbul ve Ankara’daki verici antenlerinin insanların yoğun yaşadığı bölgelerde olduğu, birçok ilde de vericilerin şehir içlerinde yada şehirlerin rekreasyon alanlarına yakın olduğu da bilinen bir gerçek.

Günümüzde en çok kullanılan radyasyon kaynağı olan cep telefonlarının da baş çevresinde mikrodalga etkisi yaptığı gerçeği üzerine Çerezci şunları söylüyor:

”Herhangi bir nedenle her insan vücudunda kansere yol açabilecek özelliğe sahip hasarlı hücreler bulunabilir. Böyle bir insanın bu hasarlı hücrelerinin bir şekilde elektromanyetik alana (bilgisayar, cep telefonu veya elektrikli bir aletten gelen) maruz kalması sonucu vücut bağışıklık sistemi bozularak, kanserin hızlı bir şekilde gelişmesine yol açacağı ifade edilmektedir. Birçok bilimsel raporda cep telefonlarıyla ilişkili olarak baş ağrısı, endişe, kısa süreli hatırlamada azalma, giderek artan kronik yorgunluk, deri uyuşukluğu, stres, görüş alanında daralma, kulak çınlaması gibi yaşam kalitesini düşürücü sağlık sorunları olabileceği belirtilmektedir. Cep telefonları elektromanyetik dalgaları alıp vererek iletişim sağlar. Yani hem radyasyon kaynağı hem de radyasyon alıcısıdır. Cep telefonu konuşması anında radyasyon kafatasından beyine doğru ilerler ve hücrelerle etkileşir.” (31)

BAZ İSTASYONU

Baz istasyonlarını kendi başına incelemek istersek, Baz istasyonları, GSM iletişimin kapsama alanını genişletmek için bina çatılarına kurulan, genellikle beyaz renkli ve kutu şeklinde,4 metreboyunda, iki çubuk antenle bir çanak antenden oluşan ve mikrodalga yayan cihazlardır.

Mikrodalga, Dalga boyu 0.1-100 cm., frekansı 0.3-300 gigahertz (Ghz) (10’ Hz=1 Ghz) olan elektromanyetik dalgalardır.

Çubuk antenler mikrodalgaları toplayıp çanak antenlere verir ve bu dalgalar çanak anten aracılığıyla 16 farklı frekanstan ve UHF (ultra-high frequency) üzerinden yayınlanır.

Baz istasyonu, iki yönlü bir mobil ağ sisteminde yayın yapan birimdir. Radyo sistemindeki bir antenden farklı olarak, baz istasyonu hem sinyal alır, hem de sinyal gönderir (yani iki antenden oluşur).

Günümüzde baz istasyonlarında değişik yönlere doğru değişik güçlerde yayın yapma kabiliyetine sahip olan tevcihli antenler kullanır. İnsanların dikkatini çekmemek için, baz istasyonları değişik boy ve şekillerde olabilir. Birçok yerde yapay palmiyelerin içinde, ışıklı reklam tabelalarında da bulunabiliyor.

BAZ İSTASYONLARININ SAĞLIĞA ZARARLARI

Baz istasyonları tarafından da yayılan mikrodalgaların dokulara iki temel etkisi bulunmaktadır:

  • Mikrodalga dokuları ısıtır. (termal etki)
  • Mikrodalga hücrelerin kimyasını bozar (termal olmayan ya da kimyasal etki)
    • Mikrodalgaların özellikle ikinci etkisi, yani hücrelerin kimyasını bozarak oluşturduğu etki insan sağlığı açısından önem taşımaktadır. Yapılan araştırmalarda hücrelerin -kimyasal etkiye maruz kalması ile şu sonuçların meydana gelebileceği saptanmıştır:
    • Hücrelerde büyük moleküllerin (proteinler vb.) deforme oluşu.
    • Hücre zarlarının birbirine yapışması.
    • Hücre zarlarında delikler açılması (elektro-porasyon)
    • Ca-ATPaz ve Na-K-ATPaz enzimlerinin bozulması sonucu hücre dışına Ca”, Na’ ve K’ kaçışı.
    • Sinir zarlarının bozuluşu: Sinir zarlarının bozulması ile REM uykusu adı verilen rüya görmenin azalışı, EEG değişimleri, uykusuzluk, sinirlilik, unutkanlık, depresyon, baş ağrısı, baş dönmesi, Alzheimer, Parkinson, Multiple Skleroz gibi dejeneratif beyin hastalıkları meydana gelir.
    • Hücre enzimlerinde bozulmalar.
    • DNA tahribi

BAZ İSTASYONLARI İLE İLGİLİ BAZI GERÇEKLER

Baz istasyonlarının zararlı olmadığını ispat etmeyi başaran İl Çevre ve Orman Müdürlüklerinin “bilimsel” verilerini bir kenara bırakırsak Çevre Bakanlığı’nın “Elekromanyetik Kirlilik” konulu 11.05.2000 gün ve 2001/11 sayılı genelgesinde belirtildiği gibi baz istasyonlarının kamu binaları, okul, hastane, kreş, kışla ve park gibi alanlarda kurulması yasaktır. Bu madde delinse bile neden böyle bir madde vardı bilen var mı? Madem zararlı değildi, madem il müdürlükleri zaten zararlı olmadığını ispatlayabiliyordu, neden bu kritik binalarda baz istasyonlarının kurulması yasaklandı?

Para ile ikna olan apartman veya ev sahiplerini ve onlarla karı değil zararı bölüşen komşularını kimse düşündü mü? Binanın çatısında bulunan baz istasyonlarının binada bulunanları binanın çevresindekilerden daha fazla etkiliyor olmasını (33) umursayan var mı?

Baz istasyonlarında klimaların bakımı yapılırken istasyonların kapatılmaması nedeniyle tüm ülkede klima tamircilerin büyük bir risk grubu oluşturduğunu ve bazı çalışanların kan tahlillerine kan kanseri değerlerine yakın değerlerin tespit edilmesi tesadüf müdür sizce?

Baz istasyonlarına izin verilen değerin yarısından itibaren (0,05 mw/cm2) RFR’a maruz kalan insanlarda kanser vakalarının daha fazla görüldüğünün ve baz istasyonlarının bulunduğu binadan1 kmuzaklaştıktan sonraki bölgede kanser olgularının daha az görüldüğü biliniyor (34) kendi evimizin risk durumunu biliyor muyuz?

Bugün İngiltere ve Yeni Zelanda’da baz istasyonlarına yakın binalar daha ucuza alıcı buluyor. (35) Türkiye’de henüz tüketici bilinci bu noktalara ulaşmadı. Ama ulaşacağını düşünürsek, operatör firmalar nedeniyle değer kaybına neden olan evi için kim tazminat ödeyecek bu kişilere?

İngiliz Tabipler Birliği’nin Mayıs 2001 raporunda, düşük düzeydeki RFR’nın kadınlarda doğurganlığın azalmasına yol açtığı yazıyor. Umurunda olan var mı?

CEP TELEFONU VE BİZ

Araştırmalara göre, güvenlik limiti 900 mega hertzde çalışan telefonlar 42 volt metre veriyor. Cep telefonunda bu rakam 42’yi geçiyor. Öyle ki, baz istasyonlarının yanına gittiğinizde kulağınızı baz istasyonuna biraz yaklaştırırsanız alacağınız radyasyon da bu miktar kadar oluyor. Cep telefonu tek başına bir GSM baz istasyonundan daha fazla radyasyon yayıyor! Mikrodalga doğrudan vücuda ışınlanıyor.

Burada atlamamamız gereken bir şey var ki telefon sadece sizin ve baz istasyonunun arasında ama baz istasyonları aynı anda binlerce telefona sinyal gönderebiliyor. Bu da cep telefonlarının baz istasyonlarından daha zararlı ifadesini bozuyor aslında. Ancak elimizdeki bilimsel verileri değerlendirdiğimiz için bu şekilde yazmak zorunda kalıyoruz.

Cep telefonlarının aşırı kullanımı kanserojen etki yapabiliyor. Tüm zararları kapsamlı olarak incelenmediği de kesindir. Tüm zararlarının ve insanlar üzerindeki etkilerinin daha detaylı incelenebilmesi için daha uzun bir zaman dilimine ihtiyaç duyulmaktadır.(29) Radyo dalgalarının biyolojik sistemler üzerine etkisi ile ilgili bir çalışma Almanya’da yürütülmektedir. Ancak çalışma başlayalı yirmi yılı geçmediği için sonuçlar açıklanmamaktadır. Bir olayın biyolojik sistemler üzerine etkisi üzerine sağlıklı konuşabilmek için yirmi yıllık bir araştırma süresinin olması gerektiği de başka bir gerçektir.

Üç Boyutta Avatar

In kurşunkalem on 24/10/2010 at 11:17

Giresun dışında uzun zamandır film izlememiştim. Rize’den dönerken Trabzon’da Forum’da bir film molası verdim.

Trabzon’daki sinema salonlarının kalitesinin geldiği nokta beni o kadar etkiledi ki bu etkiyi kırabilecek bir  filmle karşılaşmak o andan itibaren imkansızdı.

Bize sunulan 3 boyutlu izleme biçiminin çok etkileyici olduğu kesin. Ancak o kadar etkileyici ki gerçeklikten çok uzak. Biz insanlar hiçbir zaman dünyayı böyle görmüyoruz. Üç boyutun gerçeklikten uzak etkileyiciliği beni hayal kırıklığına uğrattı.

Dev perdelerin de bu gerçekliği zedelediğini fark ettim. Biz hiçbir zaman bir insan gözünü evin kapısı büyüklüğünde görmüyoruz. Ya da bir insan yüzü hiçbir zaman  bina kadar büyük olmuyor. Ekran büyüdükçe  ve teknoloji geliştikçe “gerçekmiş gibi” dediğimiz görüntülerin aslında gerçeklikten uzaklaştığını düşünüyorum.

Hayatı hamam böceği açısından izlemek çok keyifli geliyor mu size bilmem. Ama ben orta yaşlı birisi olarak başka insanları ve bildik nesneleri bu kadar büyük görmek için ve bundan zevk almak için hamam böceği ile aşırı empati kurabilmek gerektiğini düşünüyorum. Sanırım bende olmayan bir şey bu.

Silah üretebildikleri için savaşmak zorunda kalan medeniyetlerimizin kopyası olan sinema sektörü de yeni buluşlarını daha iyi sunmak için filmlerde savaş sahneleri çekmek  zorunda kaldıkları açık. Aferin onların teknolojilerine. Sayelerinde huzurlu bir film izleyemez olduk.

Gelelim Avatar’ın bende bıraktıklarına ve Avatarla ilgili sırt çantamda topladıklarıma. Üç boyutlu filmi ben de üç boyutlu yazmak istedim. Dil, milliyet ve Din.

Birinci Boyut

Avatarı yeni kuşak internet sayfalarında kendilerini yansıtan resim veya simge olarak bilir. Avatar bir çeşit temsil yüzüdür.

Sizi temsil eden yüz veya yüzünüzü saklayan bir maske…

Avatar , Yunancada bir tür “zırh” anlamına geliyor, Latincede : avari deniyor. Etimelojik olarak Kelime İran dilinde “getirmek”, “sonuçlandırmak”,geçiş yapmak” anlamına geliyor. Ayrıca gezgin, serseri, mülteci gibi anlamlarda da kullanılıyor.

Avatar’ın gerek günümüz internet dünyasındaki anlamı, gerek Yunan ve İran dillerindeki anlamları filmde Dünyalıların Na’vilerin yanına giderken avatarlarına girmeleri ile aynı kelimeden geldiklerini gösteriyor.

İkinci Boyut

Türkçede boş gezenlere, aylak aylak dolaşanlara, derbeder bir hali olanlara avare denir. Sözcük savaşçı ve göçebe Oğur Türklerinin bir parçası olan Avar Türklerine dayandırılır.

P. Pelo’ya göre av fiili “imha etmek, tahrip etmek” anlamındadır, buna göre avar kelimesi tahrip eden anlamındadır.

Avarlara ait silahlar ve zırhlar Alman ve Bizans tarzlarını andırmaktadır. Avar ordusunun temel gücü süvaridir. Avrupa’daki şövalye geleneğinin bu tür süvarilerden geldiği öne sürülmektedir. Avrupa kavimleri ilk kez Avarlarda üzengiyle tanışmış, ayrıca süvari kılıcını da ilk onlarda görmüştür

Romalı olmanın bir etnik anlam içermemesi gibi Avar olmak da Avar Kağanlığı‘nın bir parçası olmak anlamına gelmektedir, etnik bir anlam içememektedir.

Avrupa‘da bazı kabilelerin düşmanlarını korkutmak için Avar ismini kullandığını bilinmektedir. Tarih boyunca bu savaşçı kabilenin adını kullanan kendilerine “avar” diyerek düşmanları korkutan kabileler olmuştur. Avarların özel uçlu okları 500 metreden hedefi öldürebilmekte, 200 metreden ise metal zırhı delebilmektedir. Avar okçuları dakikada 20 ok atabilirdi.

Tarihçi arkadaşlarımız Avatar’ın Avar Türklerine gönderme yapan bir isim olarak seçildiğini konuşurken filmdeki ırkın Türk olduğunu savunurken  Gökçe Fırat’ın, Türk Solu Dergisi’nde kapak konusu olan yazısı çıktı.  Filmin merkezindeki Na’vilerin yaşadığı yerle göğü birleştiren ağacın, Türk mitolojisinden alındığını söyledi.  Yazar’a göre “Film ormanda bile değil bir orman gibi dalları olan büyük bir ağacın içinde geçiyor. Yerle göğü birleştiren inanılmaz büyüklükte bir ağaç. Na’viler denilen insan benzeri mavi canlı türü bu ağacın içinde yaşıyor. Burada kutsal gördükleri bir ağaca tapıyor. Türklere göre dünyanın bir direği vardır. Yer ile göğü birleştiren bu direk aynı zamanda atalarımızın yaşadığı tipik Türk çadırının da direğine benzer. Bu, yer ile göğü birleştiren Gök Ağacı, Hayat Ağacıdır. Bu ağaç dünyanın direğidir.

Türklerde doğanın ve evrenin birliğini sağlayan Hayat Ağacı’nın Oğuz Kaan Destanı’ndan Dede Korkut hikâyelerine tüm Türk efsanelerinde yer aldığını söyleyen Fırat, “ağacın içinde yaşayan mavi derili klan da insan dışı yeni ve farklı bir canlı türünden çok Türkleri andırdığını” söyledi. Na’vilerin, hiçbir canlıya zarar vermeden doğayla bütünleşerek yaşamayı  öngören inanç sisteminin de Türk anlayışını yansıttığını öne sürülen yazıda özetle şöyle denildi: “Kadın erkeğin bir arada ‘haremlik selamlık’ olmaksızın yaşadığı, ruhbanlığın olmadığı, reisliğin babadan kıza geçtiği, dini liderliği kadının üstlendiği Na’vi sistemi Türklerin anaerkillikten ataerkilliğe geçiş halindeki eşitlikçi yapısını andırıyor. Filmdeki kadın Na’vi kahraman Türk savaşcı kadını Amazon’dan açık bir esinlenmedir. Kavimleri yıkan bu  savaşçı kadınlar mitolojide genellikle filmdeki gibi çıplak tasvir edilir. At benzeri hayvanların sırtında oklu, kadınlı, erkekli bu savaş sistemi de yine Türklere aittir. Dünyalıların saldırısına Na’viler büyük kuşlarla karşı koyarlar. Türk mitolojisindeki bu kuş, kimi zaman kartal olarak anılan bir kara kuş, kimi zaman bir tavus kuşudur, ama aslında bir Anka Kuşu’dur. Çok sonralarda Osman’ın rüyasına girecek olan bu Anka Kuşu, Osman’ı lider yapacak olan karısını simgeler. Filmde kadın ve erkek Na’viler eşlerini kendileri seçmekte,  birleşmekte ve bunu kutsal görmektedirler. Filmdeki eşleşme sahnesi de Cengiz Han’ın eşini seçmesini ya da Dedem Korkut hikâyelerini andırmaktadır. Hatta ağaç sembolü Türklerde Osmanlı’ya da devredecek ve Osman rüyasında Osmanlı’ya dönüşecek büyük ağacı görecektir.”

“Newede Dersim” (Yeniden Dersim) sitesinde “Avatar’da ‘Kürt’ tililisi” başlığıyla yazan Cengiz Kapmaz ise Pandora’da yaşayan Na’vileri Kürtlerle nasıl ilişkilendirdiğini özetle şöyle anlattı: “Na’vilerde Kürtlere benzer şekilde doğaya tapınmak, doğanın canlı olduğunu düşünmek düşüncesi  var. Kürtlerde yaşanan bu ritüeller kaynağını Zerdüştlük inancından almaktadır. Na’viler de tıpkı Kürtler gibi kendi toplumsal doğalarına yönelinmesini kabullenemiyor ve bunu meşru savunma  strateji kapsamında görüyor. Meşru savunmayı kendi özgürlüklerine yönelik tehdidi bertaraf etmek olarak değerlendiriyorlar. Bu tarifin HPG (PKK’nın eylemci birimi) meşru savunma stratejisi ile büyük paralellik arz ettiğini herhalde fark etmişsinizdir. Avatarlar ile Kürtler arasında benzerlik kurulabilecek bir diğer nokta da mücadeleye öncülük eden kadrolar. PKK’da mücadeleye öncülük eden kadrolar arasında azımsanmayacak oranda ‘dışarıdan’ (Türkler) kadrolar vardı. Bu kadroların Kürt mücadelesine katkıları büyük oldu. Büyük çoğunluğu hayatını kaybetti, ancak hâlâ PKK saflarında olup da PKK’ya öncülük yapan pek çok isim var. Avatar filminde de Na’vilere öncülük yapan önemli isimler dışarıdan o topluluğa dahil olan kişiler. Ve bu kişiler çok güçlü bir savaş strateji geliştirerek işgalcileri dumura uğratıyorlar.”

Cengiz Kapmaz yazısına şöyle sürdürdü: “Na’viler ile Kürtler arasındaki korelasyonun nirengi noktasına gelirsek Na’vi kadınları da tıpkı Kürt kadınlar gibi tilili çekiyor. Tililiyi (zılgıt) mücadele bayrağı yapıyor.

Avatar, Hint mitolojisine göre tanrıların yeryüzüne indiklerinde büründükleri şekillerdir. BalaramaSriVaraha gibi isimler alan avatarlar, hikâyelere konu olmuştur.

Jetix’te yayınlanan Oban Star Racer adlı çizgi filmindeki gibi avatarlar bazı eski dinlerde inanılan tanrıların değişik bir şekil veya maddenin içine girerek görünmesidir. Bir tane daha avatarlarla ilgili anime vardır. Adı Avatar: Son Havabükücü‘dir .Yayınlanan üç kitabı da binlerce hayran kitlesine ulaşmıştır.Ancak Avatar bir hinduzim sembolü olduğu için çizgifilminde de hata yapılmaması gerektiğinden gerçek Şintoizm dini ele alınmıştır.Bu dinde tabiat kuvvetlerine ve atalara tapma vardır.Kısacası Avatar çizgifilmi gerçek bir dinden esinlenilmiştir

Şinto (Kanji:神道 Şintō) veya Şintoizm Japonya’nın yerli dini. Eskiden Japonya‘nın resmi diniydi. Bugün bile yaklaşık 4 milyon civarında inananı vardır. Dünyanın en eski dinlerinden olan Şinto bir tür animizmdirKami tapını içerir; kami “hayat için önemli olan, rüzgar, yağmur, ağaç, dağ, ırmak ve bereket gibi konsept ve şeylerin şeklini alan kutsal ruhlar” olarak tercüme edilebilir. Bazı kami yerel (lokal) olup, sadece belirli bir yerin ruhu veya koruyucusuyken, diğerleri büyük doğal oluşumların, nesneleri ve işlemleri temsil ederler, Güneş tanrıçası Amaterasu gibi.

Şinto kelimesi iki kanjinin birleştirilmesinden oluşturulmuştur: “神” şin, yani “tanrılar” veya “ruhlar”, ve “道” , yani “yol” (felsefi bir anlamda). Böylece, Şinto genellikle “tanrıların yolu” olarak çevrilmiştir.

Facebook’un önemli yazarlarından Muzaffer Abla ise Filme adım adım panteizmin yükseldiğini söylüyor.  Size Muzaffer Abla’nın ilginç Avatar yorumunu alıntılıyorum : “Filmin özetle ulu/koca ana ile insan evladının “o kutsal” ilişkisini anlatıyor. Su,ateş ve hava çok güzel kullanılmış, yeni bir hayatı sudan çıkarak başlatıyor kahramanımız, şelaleden atladıktan sonra başı güp diye çıkarıyor yukarı, yeni bir hayat : Birinci doğum.

Askerler saldırıyor pandoraya. Her yer ateş altında. “her şey bitti artık” diyoruz.  Yok olmak üzereler. Ateşin içinden birden o hayvanlar çıkıyorlar.  Umutlar serpiliyor.  Biraz sonra her şey tersine dönüyor.  Ateşden çıkış, ikinci doğum.

Filmin sonlarına doğru. Bizim oğlan maskeye ulaşamıyor, ölmek üzere.  Kız gelip maskeyi takıyor. Hava, 3. doğum.

O kırmızı, büyük kuş (sahi adı neydi?) bence phonix idi. Veya garuda, zümrüd-ü anka, simurg… Zaten alev kanatlıydı o da. O, hep aranan tanrı. Bizim oğlan onun sırtına binerek kral – tanrı oldu, onunla Bir oldu. O’nun (kuşun) üzerine düşünce birden sahne karardı.  Sonra halkın karşısına onların tanrı – kralı olarak geçti. Yani burada bir vahdet-i vücud durumu var.  Kanatlı disk’in içine yerleşmiş zerdüş gibiydi kuşun üzerinde.

Kuş dili de vardı… Kuşların diline hakim olanlar Gaia’nın gerçek çocuklarıydılar. Onlar kuşlara binip yukarı çıkabiliyorlardı.  Diğerlerinin (helikopter ve uçak kullananlar) yapay, geçiçi değerlerle yükselebilecekleri yeri gördük sonunda.

Ruhun ölmezliği… Ormanda kız öldürdüğü hayvandan nasıl özür diliyordu? “senin vücudun burada kalacak ama ruhun kurtulup gidecek şimdi” . Sonra filmin sonundaki ruhun bedene girişi de muhteşemdi ki, sanıyorum avatar bir anlamda incarnation demek?  Ya Gaia’nın tam göbeğindeki, axis, hayat ağacı nasıldı ama? Tamı tamına anlatmıştı hayat ağacının işlevini.  Yerden aldığını göğe aktarıyordu. Ya hayat ağacının çevresindeki o muhteşem ritüel? Ya bizim oğlanın ilk ışığa/nur’a kavuştuğu sahne?  Gezegenin adının pandora olması bile başlı başına anlamlıydı.  Açılmaması gereken kutu- şişe-kase- sandık açılmış ve açılmasıyla kötülük her yana saçılmıştı.

Gözlükten

Avatar’ın yönetmeni James Cameron, bu film için çevreci ve antikapitalist mesajlar taşıyan, Irak Savaşı’na ve savaşın insanlık dışı doğasına eleştiri gönderen film olarak söz ediyor..

Filmin bilenen konusu ise şöyle :İnsanoğlu, 2129’da Dünya dışında akıllı varlıklar keşfeder. Polifemus adlı gezegenin 14 uydusundan biri olan Pandora’da, kendilerine Na’vi adını veren, insandan daha büyük ve  üçlü, mavi derili zeki canlılar yaşamaktadır. Bu insansıların Dünya’daki “yerlileri” andıran bir kabile hayatı sürdüğü Pandora’da, milyonlarca dolar eden bir maden de keşfedilir. Kısa süre sonra insanoğlu Pandora’yı “sömürgeleştirmeye” başlar. Na’vilerle arabuluculuk gerektiği için insan DNA’sı ile Na’vi DNA’sı eşleştirilip, laboratuar ortamında melez canlılar  yaratılır. Filmin kahramanı Jake Sully, bacakları felçli eski bir asker olarak 2154 yılında Pandora’ya getirilir. Yerli halk Na’viler, insanların saldırısına maruz kalır ve savaşa giden bir yola girilir. Na’vi Prensesi Neytiri’ye âşık olan Sully’nin de desteğiyle sömürgecileri Dünya’ya püskürtmeyi başarırlar

Bende filmin bıraktığı iz ise buğu ise şudur :  son kullanma tarihi gelmiş inançlardan 2154 yılına kadar geçen sürede milletler ve dinler o kadar ortak geçmiş barındırmış ki. Elalem dediğimiz insanların üç boyutta çektikleri filmler milliyet, din ve dil olarak aslında herkesi biraz sarıyor. İnsanlık tarihinin de insanları birbirinden ayıran ve  savaştıran özellikleri aslında uzun zaman biriminde fark edilemeyecek kadar küçüktürler.

Dağınık Yerleşim ve Apartman Boşlukları

In kurşunkalem on 24/10/2010 at 11:09

Şehrin nüfusu yüz bine dayansa da dağlarımızdan toplayıp getirdiğimiz alışkanlıkların izlerini görmek mümkün.

İl dışında bir Giresunluyu yüksek sesle konuşmasından tanırız hepimiz. Köylerdeki dağınık yerleşimle ilişkili olduğu söylenen bu alışkanlık şehir hayatında son bulmamış. Yanındaki insanla, derenin sesinin bastırırcasına ya da karşı tepedeki eve duyuracakmışçasına yüksek sesle konuşan arkadaşlar hepimizin çevresinde vardır.  Bu kişiler genel olarak sesini fiskos seviyesine de indiremezler. Çocuk uyanacak diye ikaz etseniz de en fazla iki cümleyi kısık sesle konuşur, sonra fiskostan çıkar ve normal konuşma biçiminin en düşük seviyesinde konuşmasına devam eder.

Apartmanlarda merdiven boşluğu yankısıyla büyümeyen kişiler kısık sesle konuşmayı pek başaramazlar. Köyden inen ilk kuşağı apartman boşluklarındaki seslerinden tanımak oldukça mümkündür. Merdivende ve banyoda onların tüm gizli söylemlerini istemeden de olsa duyabilirsiniz.

Dağınık yerleşim merakı da içinde taşır. Köyde karşı tepedeki evin içi hep merak edilir. Orada olup bitenler tahmin edilir. Eve giren çıkandan, geliş gidiş saatlerinden, kıyafetlerinden, arabalarından ve hayvanlarından tahminler üretilir. Hayatları ile ilgili fikirler üretilip konuşulur. Sonra diğer yakadaki evle bu yorumlar paylaşılır. Sonra o da komşusu bile olmadığı diğer bir eve bu bilgileri yarı gerçekmiş gibi ulaştırır.

Köylerin bilgi toplumuna geçmesi bu nedenle uzun sürer. Bilgi sınırlıdır. İletişimi sınırlıdır ve güvenilir değildir. Daha da önemlisi bilgi kaynağından gelmemektedir. Bilgi ihtiyaç için edinilmemiş, bir masal olarak üretilmiştir. Ancak tüketimi sırasında karşıladığı bir ihtiyaç vardır: Takas

Takas ekonomisi Anadolu halkını misafirperver yapan önemli etkendir. Köye bir yabancı geldiğinde herkes onu evine misafir etmek ister. Bu misafirlik sonunda yolcudan büyük şehirlerdeki bilgiler, siyasetteki gelişmeler gibi uzaklarda olup bitenler öğrenilir. Yolcunun karnı doyar, sıcak bir yatağı olur ev sahibinin ise bilgi küpü dolar. Yaşanan bu takası takip eden günlerde ev sahibi köyünde göğsünü gere gere dolaşır, kahvede büyük şehirlerde olup bitenleri anlatırken gururlanır. Bilen kişi olmanın ağırlığını uzun süre taşır.

Bu takas şekli günümüzde tarım turizminin de altında yatan önemli bir gelenektir.

Basit anlamda uzakla ya da yakınla ilgili bilgiler, komşunla ilgili bilgiler takas edildiğinde insanı seçkin kişi yaptığı ve yapacağı bilgisini refleks edinmiş köylü şehirde de bu takası yapmaya çalışır.

Özellikle ekonominin üretim zincirine dâhil olamayanlar ellerindeki bu geleneksel takas metodu ile yaşamaya devam etmeye çalışırlar. Şehrin üretkenliği durduğunda da bu kişilerin ellerindeki masallarla siyasete ve medyada da yer aldığı ya da yakın komşuluk ettiği görülür.

Bazen bu kişilerin masallarına birisine anlatmadıkları,  sadece yalnız kaldıklarında masallarını yüksek sesle kurguladıkları olur. Ancak seslerinin merdivenden ve havalandırma boşluklarından şehre yayıldığını bilmezler.

Yankı çocukları da bu sesleri alıp dolaştırır.

Köylerdeki sınırlar keskindir. Evlerde havalandırma boşlukları, merdiven kovaları, asansör boşlukları yoktur. Ortak kullanım mekânları ise zaten hayal bile edilemez. Tek bir yerde buluşulur: Kahvede “bilgi” paylaşımı için.

Köy yaşamının insanı diğeri ile ilgili merak etmeye ve onunla ilgili araştırma yapmaya, fikir üretmeye zorlayan uzaklıkları ve kahve hayatı. Bahçe sınırlarının keskinliği ve taviz verilmezliği. Gerektiğinde bir fındık ocağı için adam vurulabilmesi şehir hayatının da zamanla parçası oluverdi.

Şehirde ortak mekânları kullanmaya alışamayan dağınık yerleşim insanı, mırıldanırken kentte yankı uyandırdı. Sesi gür diye önce ona inananlar oldu. Sonra bu gürlüğün altında yatanlar ortaya çıktı. Alan paylaşamayan insanlar için şehir zordu çünkü burada bilmedikleri başka alanlar vardı: sosyal hayatın fiziki olmayan alanları.

Siyaset yapan siyasetin en iyisini, dernekçilik yapan dernekçiliğin en iyisini, eğitim veren en iyi eğitimi biliyordu! Mimar en iyi mimardı, mühendis en iyi mühendis!

Eskiden meslekler oturup tartışırken kimse bir şey tartışamaz oldu birden bire. Kimse özeleştiri veremez oldu. Mimarı eleştirmek, dernekleri konuşmak, siyasetçiyi tartışmak suç olmaya başladı. Sonra herkes kendi alanında konuşsun sözünü duymaya başladık. Köydeki sınırların şehrin fiziki olmayan ortamına taşınmasıydı bu birazda. Bir mesleki disiplinin başka bir mesleki disipline katkı sağlamasını durdurmaya başlayan bu süreçte susmalar başladı. Sözler çatallaştı. Biri diğerinin alanı ile ilgili konuşursa arazi sınırını ihlal etmiş gibi suçlandı.

Kim neyi, ait olduğu tüzel kişiliği adına nerede konuşmalı? Kim nasıl anlatmalı tecrübesini? Kişisel tartışmalar nasıl bir zeminde yürütülmeli? Hepsi birbirine karıştı ve sınırlar keskin çizilmeye başladı. Şehir plancı bölgeyi, mimar binayı, siyasetçi içindeki adamı, kimisi sokakta yatanları, kimisi konamayan kuşları konuşmalı ama hiç kimse bunların hepsi ile ilgili bir yorum geliştirmemeliydi. Bizden istenen buydu.  Bir kent insanı kentiyle ilgili konuşulunca mimarlar ne derler “mimar değil mühendis değil”. Şehir hayatı çok acı bir şekilde köydeki sınırlardan bilgisayar ekranının soğuk sınırlarına bürünmüş durumda.

Dağınık yerleşim modelinden kentin dar sokaklarında dağınık toplum modeline geçerken, saygıyı, sevgiyi ve güveni nasıl korumalıyız? Bilgi gerçek olarak nasıl üretilmeli ve nasıl temiz kalmalı? Bunun için Giresunluya çok iş düşüyor. Aksi halde yankıların esiri olarak kalacağız, kentin apartman boşluğunda yaşayan insanları herkesi oraya çekmek istiyor.  Onların evine yerleşmeleri için bir şeyler yapmalıyız.

brukselden

yeni gelenler için bir rehber

sembolik

sunay demircan

köpekler ve insanları

köpeklere dair ne varsa bilmek isteyenlerin buluşma yeri

küçük evim'in güncesi

"Önce insan evini şekillendirir, sonra evi insanı"

hakan adanır

"biz incir ve ceviz gibi çiçeksiz meyve verenlerdeniz"

WordPress.com News

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.