kurşunkalem

Archive for the ‘kurşunkalem’ Category

Kopenhagen iklim zirvesi

In kurşunkalem on 28/09/2010 at 20:46

İklim orucunu tutmaya Kopenhagen’da başladım. İlk defa Dünyanın en önemli kararlarının alındığı günlerde, kararın alındığı kentte olma şansım oldu.

Tarihin en büyük iklim toplantısı  Danimarka’nın Başkenti Kopenhag’da, 192 Ülkeden 15 Bin Delegenin Katılımıyla yapılırken ben de Kopenhagen sokaklarında iklim orucu tutarak, iklim kampını ziyaret ettim.

WWF’nin buzdan yapılmış, kutup ayısı heykelini ziyaret ettim. Gözümüzün önünde bir haftada nasıl da buzların eridiğini ve kutup ayısı heykelinin iskeletleriyle karşılaştığımızı gördüm.

Küresel ısınmayı bir canlı üzerinden sokaklarda bu kadar iyi anlatabilmek herhalde başka türlü başarılamazdı.

Kopenhagen’ın büyük meydanında dev bir dünya küresinin küresel ısınma haritası ile birlikte dönüyor olması da ayrıca büyük bir zeka işiydi.

Dostum Uygar’ın başlattığı iklim orucuna destek olduğum için ve yoğun toplantı programında kısa aralıklarla koştura koştura katıldığım, iklimle ilgili her etkinlik için çok memnunum.

Benim gibi ömrünü çevre mücadelesi ile geçiren birisi için Kopenhagen İklim Zirvesi sırasında oradaki etkinliklere katılabilmesi ve iklim orucu tutmanın önemi büyüktü.

Peki Zirvenin önemi neydi? Biraz da ondan söz etmek istiyorum.

Kopenhag’da düzenlenen iklim Zirvesi’nin amacı, siyasi olarak bağlayıcı bir anlaşma yapmak ve yasal detaylar için 2010’da yeni bir takvim ortaya koymak olarak tanımlanıyor. Kyoto protokolünde sanayileşmiş ülkelerin 2012’ye kadar sera gazı salınımlarını azaltması isteniyordu. Ancak bu kez aralarında Çin ve Hindistan’ın da bulunduğu belli başlı tüm kirleticilerden, kuraklığı, çölleşmeyi, orman yangınlarını, deniz seviyesinin yükselmesi eğilimini tersine çevirmek için destek isteniyor.

Açılış konuşmasını yapan Danimarka Başbakanı Lars Loekke Rasmussen de zirvenin “dünyanın kaçırmaması gereken bir fırsat” olduğunu söyledi.

Zirveye katılan ülkelerin iklim koruma konusunda bağlayıcı hedefler üzerinde anlaşma sağlayıp sağlamayacağı ise merak konusu. Ancak BM’ye bağlı iklim Konseyi (ıPCC) Başkanı Rajendra Pachauri, zirveye katılan delegelere seslendiği konuşmasında, iklim değişikliğinin ürkütücü boyutlara ulaştığını belirtti. Pachauri, küresel ısınmanın geçen yüzyılda ortalama 0,74 derece artış kaydettiğini belirterek, deniz seviyesinin de 17 santimetre yüklediğini vurguladı.

Uluslararası iklim Konseyi Başkanı, iklim değişikliği nedeniyle Afrika’da 2020 yılına kadar 75 ila 250 milyon kişinin susuzluk çekebileceği uyarısında bulundu. Rajendra Pachauri, dünyamız için iki derecelik ısı artışı üst sınırının korunabilmesinin mümkün olduğunu belirtti.

Öte yandan Kopenhag’daki Zirvenin sonuna katılması beklenen ABD Başkanı Barack Obama, Kısa adı EPA olan ABD Çevre Ajansı’ndan karbondioksit ve iklime zarar veren diğer gazlarının salınımının sınırlandırılması için yetki aldı.

ABD Çevre Ajansı sera gazlarının sağlığa zararlı etkisi olduğunu belirterek, Washington yönetimine sera gazlarının salınımının sınırlandırılabilmesi yetkisini verdi. Böylece Obama liderliğindeki Washington yönetimi Kongre’nin onayına gerek duymadan zararlı gaz salınımının azaltılmasına karar verebilecek. Ancak Oba

ma yönetimi bu yetkiyi kullanmayacak. EPA’nın ilgili kararının ardından Beyaz Saray’dan yapılan açıklamada, Başkan Obama’nın iklim koruma konusunda yasal düzenleme seçeneği üzerinde durduğu belirtildi. Kongre’deki iklim görüşmeleriyse yavaş ilerliyor.

Tüm dünya iklim zirvesinin sonuçlarını bekliyor. Bizlerin, çocuklarımızın ve torunlarımızın, bizimle bağı olan olmayan tüm canlıların kaderini etkileyecek bu önemli toplantının uygulanabilir ve sonuç alınabilir kararlıklıkta alınan kararlarla kapanmasını ve dünyada giderek artan açlık ve açlığa dayalı iklim mülteciliğinin son bulmasını bekliyorum

Altından fındık kıracağımız olacak…

In kurşunkalem on 26/09/2010 at 19:23

Son zamanda Giresun gündemi müjdeli haberlerle çalkalanıyor.

“Fındık fiyatı yükseliyor”

“Karadeniz’de petrol bulundu.”

“HES yatırımları Giresun’un kaderini değiştirecek”

“Dünyanın en büyük altın rezervi Bulancak’ta bulundu”

Ama hiçbiri beni sevindiremiyor. Düşündüm neden diye… Altını sevmediğimden mi? Fosil yakıtı sevmediğimden mi? HES’leri sevmediğimden mi? Fındığım olmadığından mı?

Ben sevmesem bile bunlar eğer Giresun’un kaderini değiştirecek önemli gelişmelerse ben yine de mutlu olurdum. Hayatım şehrimin üzerine düşünmekle geçti, geçiyor. Ama gazetelerin birinci sayfalarında şehrimin gündemdeki insanlarınca sunulan bu haberler ne yazık ki mutlu edemiyor beni.

Bu konuların içerisinden fındıkla ilgili olanına aslında değinmek istemiyorum. Ama iki söz etmeden de geçmek istemiyorum.

Fındık, fiyat arttığında üreticinin nefes alabildiği bir dert yumağı. Bu nedenle diğer başlıklar arasında en iyisi. Fındık hakkında konuşmak istemememdeki bir neden de gençliğimde iki konuyu öğrenmeyeceğime karar vermiş olmamdır. Geniş bir ilgi alanım vardı gençliğimde, her şeyi öğrenmek istiyordum. Ama kısa zamanda şunu gördüm ki iki konu da gerçek diye birşey yok. İki konuda herkes her şeyi diğerlerinden iyi biliyor. Ne kadar insan varsa o kadar uzmanı var. Bu konular “Fındık” ve “Kıbrıs” konularıydı. İkisinden de uzak durdum. Bunları da bilmeyeyim dedim. Fındıkla ilgili birşey sorulduğunda ben bilmiyorum dedim. “Nasıl Giresunlusun” dediler. “Diğer 80 bin kişi biliyor, ben bilmesem de olur,  onlara sorun” diye cevap verdim.

Fındık konusunu bilmiyorum evet, ama genel olarak tarım konusunda şunu biliyorum; dünyada üretici olarak, küçük çiftçi olarak çalışanlar hep fakirdir. İster Paris’in en lüks kafesine kahve üretin, ister en pahalı çikolataya fındık ya da en kaliteli şaraba üzüm verin. Tarımla uğraşanlar fakirdirler. Ürettiklerini mamul olarak sunabilenler zengindir. Yâda o ürünü köylüden alıp mamul yapabilenler. Ancak dediğim gibi, fındığı bilmesem de tarım köylüsünün tüm dünyada fakir olduğunu ve fakir kalacağını biliyorum. Bu nedenle fındığın senelik değişen fiyatlarıyla hiç kimse zengin olmayacak. Sadece nefes alma şansımız olacak o kadar.

Gelelim diğer müjdeler. Karadeniz gibi bir kapalı denizin petrol çıkartılmaya başlandığında nasıl kolayca öleceğini düşünemeyen var mı? En küçük bir kazada denizin ne hale geleceğini? Kaldı ki hiç kaza olma da, petrol çıkartan bu sayede bağımsız ve gelişmiş bir ülke var mı bizim coğrafyamızda?

Ya Altın? Dünyada altın nerede çıkmışsa orda köylüler ölmüş. Orada topraklar zehirlenmiş. Oralarda halklar hala fakir. Dünyanın en büyük rezervi bizde olunca biz nasıl zengin olabileceğiz? Kim olmuş daha önce? Uluslar arası büyük şirketlerin ilgi alanındaki ve tekelindeki enerji ve altın yatırımları gittiği hiçbir yere mutluluk götürmemiş. Sadece açlık, tutsaklık götürmüş.

Büyük şirketlerin kasaları, halkın içtiği su ektiği toprak feda edilerek dolduruluyor.

Bir de bunlara su ticareti eklendi ki sormayın. Derelerin üzerine konulan, para sayma makinesi gibi şırıl şırıl dolar sesi ile çalışacak HES’ler ve onların getirdiği, getireceği sorunları bizler saymakla bitiremiyoruz.

Ama bakıyoruz ki ilimizde birçok kesim sevinç içerisinde. Su havzalarının güvenliği özel şirketlere satılmış, köylü ineğine su içiremeyecek derelerden umurunda değil kimsenin. Köylü içmek için su alamayacak dereden önemli değil. Köylü fındığına çekecek su bulamayacak yakında, onları sömüren sistem bile umursamıyor köylüleri.

Enerjiye ve altına halklar her zaman satılmış satılmaya devam ediyor. Köylü dediğin nedir ki zaten? İçme suyunu marketten plastik şişe ile almalı, ürettiği fındığın fiyatını bir kaç kişinin keyfi belirlemeli, o parayla da deresindeki HES’den enerji satın almalı ve oğlunun düğününde altın takmalı olabildiğince.

Yazımın girişindeki müjdelere tekrar bakarsanız, hepsi ithal müjdeler. Hepsi başkalarının oluşturduğu şartlar ve durumlar sonucu önümüze gelenler. Biri petrol bulacak da biz zengin olacağız, biri altın bulacak da Giresunlu zengin olacak, birisi fiyat verecek de köylü para kazanacak, biri su satacak da biz kalkınacağız.

Bizim umutlarımızı başkaları belirlediği sürece biz dünyadaki tüm fakir halklarla aynı kaderi paylaşmaya devam edeceğiz.

Başkalarının hayallerini ağımıza sakız ederek, sakızı her patlatışımızda çıkan yüksek sesle övüneceğiz.

İyi güzel, fındık kıracağımız altından olacak ama biz içecek suyu nerden bulacağız?

Giresun’un adı nereden gelir nereye gider?

In kurşunkalem on 26/09/2010 at 18:55

Her Giresunlu gibi ve üzerinde tarih tutmayan bu kaygan Anadolu karaparçasının her ferdi gibi şehrimin adının nereden geldiğini her zaman merak ettim. Aynı zamanda ismin nereye gitmekte olduğunu da düşündüm.

Araştırırken gördüm ki Giresun adının nereden geldiği konusunda ciddiliği elden bırakan ama bunca zaman ciddiye alınan, artık bilgi olarak kabul görmüş tahminler de var. Bu nedenle yazımda Giresun adının nereden geldiği ile ilgili tahminleri paylaşırken ben de (diğerlerinden hiç de geri kalmamak üzere) kendi tahminlerimi de eğlenceli olsun diye ekleyeceğim.

Kimisine ilginç gelecek, kimisi inanmak isteyecek, kimisi ise benim  “şehir efsanelerim”de olduğu gibi o kadar inanacak ki başka doğru kabul etmeyecek, kimisi de kızacaktır.

Ama ne yapalım başladık artık  yazmaya.

Önce Giresun ve bölgesine tarihte ne isimler verilmiş bir bakalım.

Giresun yöresi için verilmiş en eski ismi M.Ö. 15.yy’da Hititlerin kaynaklarında geçiyor. Hititler bu bölgeye Azzi Ülkesi diyorlar. Bu bölge,  Giresun,Trabzon, Erzurum ve Gümüşhane’nin bir bölümünü de kapsıyor. Yunalılar ilimize  Choerades, Romalılar Kerasous ve Cerasus (Kerasus)demeyi tercih ediyor. Eski Türkler için şehrin adı ise Vilayet-i Çepni.  Osmanlı zamanında Kerasunt adı ile sık anılan ilimiz 1930 yılında Giresun adını alıyor. Yukarıdaki resmi isimleri yanında ilimiz Gireson, Kerason, Keresea, Kerasus, Kerasos, olarak da konuşulup yazılıyor.

Bu kadar çok isim tabiî ki bir çok yoruma da neden olmaktadır. Hiçbiri diğerinden türemiş gibi durmayan ve yazılışı aynı ama anlamları farklı birçok isim var elimizde.

Ben ilimizin adını milletler, dinler, koloniler, imparatorluklar veya krallıklar üzerinden okumaya kalkmayacağım. Sadece Giresun adının geldiği yerlerle ilgili inanışları anlatıp kendi hikâyemi ekleyeceğim.

Şehirde en çok ismin kirazdan geldiğine inanılır. Şehrin adının kirazdan geldiğini söyleyenler genel olarak kentin ilk çıtlakkale tarafında kurulduğuna ve o dönemde oradaki kiraz ağaçlarından adını aldığına inanırlar.

Dünyaya kiraz’ın buradan yayıldığını düşünürler. Buna neden olan hikâye de Romalı General Lukullus’un M.Ö. 70 yılında Giresun’a gelimesine dayanır. Lukullus Giresun’da kiraz yer ve çok sever. Roma’ya dönerken yanında kiraz fidanı götürür. Romalılar kirazı (Cerasus Avium) tanır, beğenir. Böylece kirazın getirildiği yöreye Keresus adı verilir.

Bu inanışın altında İsa’dan önce 62-120 yılları arasında yaşamış, Historiarum Mundi (Dünya Tarihi) adlı 36 ciltlik ansiklopedi denilebilecek ilk eseri vermiş olan Romalı büyük donanma komutanı ve tabiat bilgini Plinius Juhiut’u ilk kaynak olarak alan araştırmacılar yatar. Bu kaynaktaki bilgi bugüne kadar aktarılarak gelir.

Oysa bu olaydan tam 200 yıl önce Roma’da kiraz vardır zaten. O kadar vardır ki, Romalılar paralarında bile kirazı resmetmişlerdir.

Bu bilgi Kiraz’ın dünyaya Giresun’dan yayıldığı bilgisini de bozar ama bir Giresunlu olarak dünyaya yayıldığı yerde bir meyveyi üretememe beceriksizliğini üzerimizden aldığı için beni biraz rahatlatır.

Yine de Ceras kelimesinin sadece kiraz için değil, yabani üzümsü meyvelerin çoğu için ismedilmesi, götürülen meyvenin ve kerasus isminin belki de başka bir meyveden gelebileceğini de düşündürür.

Bir başka hususta Karadeniz’deki tek Kerasus’un Giresun olmayışıdır. Trabzon Vakfıkebir’de bugünkü adı ki Kirazlık olan köyün tarihi bir yerleşim yeri olduğu ve eski adının Kerasus olduğu bilinmektedir. Diğer Kerasus ise Sinop’ta bulunmaktadır. Karadeniz’de üç Kerasus bulunması bir çok araştırmanın yeniden ve itina ile yorumlanmasını gerektirmektedir.

Kerasus adını kirazda ararken, Spartaküs isyanını bastıran ünlü Romalı General Kerasus’a atfen şehrimize bu isimin verildiği de okuyoruz bazı kaynaklarda. Ancak Spartaküs’ün ya da General Kerasus’un buralarda ne işi vardır, bu konuda bir şey bulamıyoruz. Bu kadar karışıklığın içinde bir de bununla uğraşmak zorunda kalmayışımız iyi. Ancak biraz zorlasak, yakın tarihle bağlantı kurup isyan bastırma geleneğinin kentin karakteri olduğunu düşünüp bu yoruma da dört elle sarılabiliriz.

Kendi adının geçmişini yabancı kaynaklarda arayıp bulmaya çalışan bir halk ne yapabilir ki? Kendi tarihini ne sözel ve yazılı aktaramamış Giresunluların torunları olarak biz de böyle derleme bilgilerin içinde yapa-boza sohbete devam edeceğiz.

Kerasus adı ile bir bilgi de eski yunanca’da “boynuz” anlamına gelen Kerastan’dan türetilmesidir. Boynuz adının  neden verilmiş olabileceği konusunda ise tarihçiler Giresun yarımadasının denize boynuz gibi uzamasını ve doğusundaki ve batısındaki koyların aldığı şekli göstermektedirler.

Karadeniz kıyısını cetvelle çizilmiş gibi düz kabul eden bu inanışın taraftarları Giresun’u nerdeyse Karadeniz’in tek koyu ilan ederler.

Tam da bu noktada, “boynuz”, “kiraz”, “üzümsü meyveler” ve “Romalı general” arasında tarafsız kalmak kaydıyla, yani haddimi bilerek bir anımı anlatacağım.

Karadeniz’de, Giresun’un Espiye ilçesindeki Armelit ile başlayan ve doğuya doğru devam eden Arsin, Ardeşen, Artvin, Ardahan, Arhavi gibi belirgin bir “ar” sesi ile yer isimlerinin çokluğu dikkatimi çekmişti.

Uzun zamandır soruyor bulamıyordum. Türkiye’nin diğer bölgelerinden yer isimlerinde kümeleme yaratarak kullanılmayan, nadir kullanılan bu ses neden bizim bölgemizde hakim olmuştu?

Ardahan’ın ismini arkasındaki handan aldığını ve aslında Ardıhan olarak söylenmeye başlayıp sonradan Ardahan’a dönüştüğünü öğrendiğimde kapıyı biraz araladım. Arsin’li bir tarihçi arkadaşım Arsin’in adını arkasındaki mezarlıktan aldığını ve Ardısin anlamına gelen Arsin olarak söylenen bir ismi olduğunu anlattığında artık merakımı gidermiş sayılırdım.

Sanat tarihçi bir arkadaşıma bunu anlattım ve Artvin’in adı üzerine iddialaştık. Tabiî ki ben arkasındaki bir yerden adını almıştır diyordum. Hemen telefona sarıldı ve Artvinli bir akademisyeni aradı. Benim yanıldığımı söyledi. Artvin’in adını bir sürü anlamsız şeye dayandırdı. Ben eve döndüm ve Artvin’in Ermenistan’ın Divin isimli tarihi bir kentin denize inen yolu üzerinde bulunduğunu gördüm. ArdıDivin Artvin olabilirdi yani. Armelit arkasındaki meşelikten ArdıPelit olabilirdi…

Olabilirdi diyorum çünkü böyle bir akademik bilgi yok. Nereden gelip nereye gittiğimiz net değil. Ancak bu bölgede arkasındaki yerden dolayı isim alma geleneği “ar”la sınırlı değil. Biliyoruz ki Beşikdüzü de arkasındaki Beşik dağlarından isimlendirilmiş bir ilçedir.

O zaman, Kerasus’un “boynuz”u hakkında şunu diyebilirim. Mademki bu bölgede arkasındaki yerden isim alıyor kentler. Madem ki Giresun batıdan gelen konuklarını, tepesinde Gedikkaya’nın eşsiz güzellikteki boynuzuyla karşılıyor. Neden Karadeniz’in tek doğal boynuzu Kerasus’a isim veremiyor?

Keras’la ilgili tahminlerin bilgileşmesi bunlarla da bitmiyor.  Evliyâ Çelebi de zamanında şehrin adının nereden geldiğini anlamamış ki o da benim gibi kendince bir ekleme yapmış ve Seyâhatnâmesi’nde şöyle yazmış:  “Giresun Kalesi Fâtih Sultan Mehmed Han devrinde Muhâsip Mahmûd Paşa tarafından fethedilmiştir. Fâtih, kale fetholunurken, Mahmûd Paşaya; “Bu gece kal’anın alt kapusundan giresün!” diye ferman edince, fetholduktan sonra kaleye giresün adı verildi’. Günümüzde Fatih fanatikleri tarafından da kabul gören bu tahmin benim gibi hikâye seven birine bir tuhaf geliyor.

Geçen haftalarda vefat eden Edebiyat Öğretme ve değerli araştırmacı Ali Göreci’nin “Giresun Kent kültürü” kitabından bir alıntı ile “Şehrin anlamının Grekçe kiraz anlamına gelen Kerasus’dan türemesi pek mümkün gözükmemektedir. Karadeniz sahili boyunca adının kökeni Grekçe olan en büyük yerleşim yerleri Tiripolis (Tirebolu) ve Pavrea (Bafra)dır. Onun dışındaki bütün şehir isimleri dolayısı ile Kerasus adı da Grekçe değildir” diyerek kirazla olan bağı biraz daha zayıflatmıştı.

Ünlü Giresunlu tarihçi Feridun M.Emecen’ de bu konuda bizi “Giresun tarihinin bazı meseleleri” adlı makalesi ile uyarmıştır.

Hani ben tarihçi değilim. Yazı ile bağım hikâyeden gelir hikâyeye gider. O nedenle Giresun’un ismi konusunda düşünülmesi gereken bir konuyu daha bu yazıma rahatlıkla alıyorum.

Küresünniler duydunuz mu? Tarih, bu kişilerin Şah İsmail Safavi zamanında Sünnilikten Şiiliğe dönmeleri için kör edilmiş olmaları ve o zamandan beri ”küre Sünni” yani Kör Sünniler olarak adlandırıldıklarından yanadır.

Tarihçilerin küresünniler hakkında aynı fikirde oldukları bir konu da Küresünnilerin Çepni Oğuzlarındandırlar.

Çepni Türklerinin de Giresun’a geldiği ve burada çoğunlukta yaşadıklarını biliyoruz.

1279 yılında nedeni tam olarak bilinmemekle birlikte Giresünı (bu ismin yazılışı açıkçası beni hayrete düşürüyor) yavaş yavaş terk ederek batı karadeniz’e uzanırları.

“Giresunlu veya Küresünni Türkmen-Oğuz toplumu” Azerbaycan’ın Hoy, Salmaz ve Urmiye bölgelerinde, Urmiye Gölü’nün batı kısmında yaşamaktadırlar.

Güney Azerbaycan’da bu toplumun,Karadeniz’in Giresun bölgesinden geldikleri kanâati hâkimdir.

Lehçeleri Karadeniz  ve Tebriz Türkçesi arasında bir karaktere sahiptir.

Hatırlarsanız, İran’ın Urumiye kenti ile kentimiz 2-3 yıl önce kardeş kent oldu. O günlerde bir çok Giresunlu yaşadığı için kardeş kent olduğumuz söylendi.

Acaba bu hikâye,  “alt kapıdan Giresun”dan daha mı akılda kalıcı.

Dediğim gibi ben bilemem. Şehrimin adının nereden geldiğini ararken yolda bulduklarımı yorumlarımı katarak paylaştım sadece.

Peki Giresun adı nereye gidiyor? Sanırım asıl bunu tartışmak lazım. Son yıllarda artan bencillik ve insan kırma konusundaki becerilerimizden dolayı “Kırasun”, kraldan çok kralcı olma huyumuz ile “kralasun”, batıl inanışların yaygınlaşmasından dolayı “Girefsun”, giderek ısınan iklimimiz nedeni ile “Kırasun (Sun=Güneş) denebilir. Farkındaysanız Kerasus gibi “Kırasun” konusunda da aha şimdiden iki farklı görüş var.

Eğlenceli bir meraktır yer isimler. Bizim ilimizin adı gibi nereden nasıl geldiği, hangi tarihlerde ve kimler tarafından neye göre ismedildiği araştırılıp tarihi bir sıraya dökülmemiş yerler için hayal kurup eleştirmek ve eklemek de kolay oluyor.

Tekrar hatırlatmak isterim ki bu bilimsel bir yazı değildir. O nedenle kopyalayıp gerçek gibi yaymayın. Okuyun, düşünün ve eğlenceli bir zaman geçirin şehrimizin adıyla o kadar.

Bu yazı Giresun’un ismine bir hikâyeci yorumudur sadece.

Gerçekten çok uzaklaşmayan, gerçeklerden yola çıkan ama gerçek olup olmadığı hiç bilinmeyecek hikâyeler gibi Giresun adı.

Biz ki, şehrimizin adını “Girasun” olarak okuyoruz (Giresun’da merkez ilçeye has bir okumadır). Maçlarda “Girasun” olarak bağırıyoruz…demek ki hikaye devam ediyor. Kralları, dağları, meyveleri, göçerleri eteğinde toplamış dolaşıyor hala Giresun’un gizemli adı tarihin aralığında hep dinamik kalarak.

Karadeniz’de temiz bir dereden kanser üretebilmek…

In kurşunkalem on 26/09/2010 at 18:53

Karadeniz’e akan soğuk suları taşıyan derelerimiz uzun zamandır uluslar arası sermayenin ağzını sulandırıyor.

Su ticaretinin, suyla hiçbir ilgisi olmayan yönlerinin esiri olan derelerimizin sesi soluğu kesildi.  Derelerin ağzı açık kalıyor olan bitenlere.

Derenin yatağına giren ve derenin namus meselesi yaparak her seferinde  evinden kovduğu insanoğlu bu sefer ağızlarından değil kaynağından giriyor derelere.

Kapıdan kovulup bacadan girmek bu olsa gerek.

Derelerini  içindeki balıkla, suyunun berraklığıyla, serinliğiyle tanıyan Karadeniz köylüleri, derelerin, kilowatt, avro, dolar, debi, cansuyu ve km,m3  gibi anlamadığı ve anlamak istemediği ölçüm birimleri ile tartışılmasını şaşkınlıkla izliyor.

Derelerinin aslında çok değerli olduğu anlatılmaya çalışılıyor kw ve avro ile. Oysa Karadeniz’de  derelerin değerinin  bilinmediğini kim söyledi ki bu insanlara?

Sadece değer birimlerimiz farklı.  Bizim için derelerimiz  ne kadar balığa hayat vermesi ile önemli. Ne kadar temiz suyu olmasıyla önemli. Karadeniz’i ne kadar beslediği ile önemli.  Biz de Karadeniz havzasındaki derelerin çok değerli olduğunu biliyoruz.  Bu nedenle anlamıyoruz zaten derelerimize biçilen yeni değerleri.

“boşa akan dereler” sözünü üretebilmiş aç gözlü sermaye için “temiz hava”nın boşuna havada durduğunu keşfetmesi de fazla uzun sürmeyecek. Bunu da biliyoruz.

Ayrıca biliyoruz ki sudan enerji üretmek isteyenlerin derdi yoksul bölgelerin ucuz enerjiye kavuşması değil. Tıpkı su ticareti yapanların, suya ulaşamayanlara su götürme derdinde  olmadığı  gibi.  Düşünsenize ülkemizde su satışı için harcanan plastik şişeleri. Şehir sularımızı içilmez yapmayı  başaran enerji sektörü,  petrol türevi ürünlerin satışı için daha iyi bir yol bulamazdı.

Bir avuç temiz su içmek için bir karış plastik satın almak zorunda kalmamız ne acı değil mi? Ve o pet şişenin üretim aşamasında ve tüketim sonrası doğaya verdiği yük ile tonlarca suyu kirletip içilmez olmasına neden olduğunu düşünsenize.  Yediden yetmişse her insanı bu kirli oyuna dahil etmenin başka yolu olamazdı.

Temiz su  ticareti gerçekten temiz mi? Yoksa suları kirleterek daha çok plastik satılmasına açılan bir yol mu? Su ticareti aslında petrol üreticilerinin bir politikası mı? Bir enerji politikası mı? Şehrimizde içme suyu faturasını zor ödeyen ailelerin ne kadar “içme peti” parası ödediğini bir hesaplayabilen olsa.  Bu ülkede içme suyu ticareti için petrol firmalarına ödenen para ile kaç yılda su havzalarımız temizlenebilir biri hesaplasa. Şimdilik halkın bilmediği bir çok  hesap gibi bu da  bilinmiyor.

Ama Karadeniz’in dereleri üzerinde, Türkiye’nin su havzaları üzerinde yapılan bazı hesapları artık biliyoruz.  Küçük HES’leri nispeten temiz enerji olarak kabul eden biz çevrecileri bile çileden çıkartan hesaplar artık biliniyor.

Dünyanın enerji devleri, karbon emisyonu sınırlarını aştıkları için uluslararası karbon fonuna para ödemek zorunda kalıyorlar. Firmalar  limit aşımı nedeni ile oldukça yüksek vergilendiriliyor. Bu nedenle firmalar ürettikleri enerjinin bir bölümünü temiz enerji olarak üreterek, karbon emisyonuna olumsuz katkılarını  azaltmış  gözükmek istiyorlar.  Böylece milyonlarca dolar kar etmeyi düşünüyorlar. HES’lerimizin yabancı ortaklıklı girişimlerle gerçekleşmesinin temelinde bu yatıyor.

Doğayı kirleten birçok firma ellerini Karadeniz’in temiz sularında yıkamak istiyor.  Oysa Karadeniz’de, karbon emici ormanları ve onları besleyen su sistemlerini bozarak ürettikleri  temiz enerji değil. Aksine sera gazı etkisine katkı sağlıyorlar.

Türkiye’nin 2003 yılındaki EPDK yasasının değişimi sonrası HES cennetine dönmesi 1350 HES’İn planlamaya alınması ve bunların 430 tanesinin Doğu Karadeniz’de olmasının altın işte bu uluslararası teşvikler yatıyor.

Kimsenin aklı ne su da nede elektrikte. Herkes ne pahasına olursa olsun kolay yoldan para kazanma derdinde.

Bu dert ki,  dünyanın 200 önemli doğa alanından biri olan, 25 kritik ekosistemden biri olan, dünyanın en önemli doğal yaşlı ormanlarından birine sahip olan  ve kuzey yarım kürenin en önemli yırtıcı kuş göç alanı olan Doğu Karadeniz’i enerji havzası olarak okutuyor yeni kuşaklara.

Karadeniz çevre hareketinin kanaat önderlerinden Oğuz Kurdoğlu şöyle isyan ediyor : “Her HES tek başına uygun yatırım görülüyor, ama bu HES’lerin toplamının dereye ve havzaya etkisi ölçülmüyor. Cansuları bırakılırken sadece debiye bakılıyor ama havzanın habitat zenginliğine ve bu habitatın su ihtiyacına bakılmıyor. Her 10 km.lik tünel için 200 bin m3 kaya yaklaşık 400 bin ton kaya demektir. Bu binlerce kamyonun gaz ve toz etkisi düşünülmüyor. 600 HES inşaatından çıkan kayayı doğaya bırakmaya devam edersek ölmeye başlayan arıcılığı takiben bölge ekonomisi tamamen çökecek. Firmalar,  4 bin ağaç kestik ama 8 bin ağaç diktik diyorlar. Anlamıyorlar, İnsan orman yapamaz. O alanlara orman diyebilmek için müdahale etmeden en az 150 yılın geçmesi gerekir.”

Yerel denetim mekanizmalarının tamamen devre dışı bırakıldığı HES yatırımları felaketinde bilim adamlarının aklından, yüreğinden ve halkımızın günlük hayatlarından yükselen acılar bitmiyor.

Geçen günlerde TÜBİTAK’ın desteklediği bir araştırma yayınlandı basında. İTÜ Geomatik Mühendisliği Bölümü Öğretim Üyesi Prof. Dr. Tahsin Yomralıoğlu başkanlığında yapılan çalışmanın sonuçlarına göre Karadeniz’de yüksek gerilim hatları boyunca kanser yaygın olarak gözükmekte. Hatlara 600 metre mesafede görülen kanser vakası ile dışındaki kanser vakaları arasında uçurumlar var. Daha da kötüsü şehir dışı olarak öngörülmüş birçok yüksek gerilim hattı bu gün Karadeniz’de şehir içlerinden geçiyor.

Peki, HES’ler bittiğinde ne olacak? 250 km. olan yüksek gerilim hattı Karadeniz’de kaç kilometreye çıkacak?  Bu üretilen enerji nereden nasıl nakil edilecek? Kaç köy, kaç ilçe, kaç belde, kaç kişi daha kanser haritasının içine dâhil edilecek? Enerji nakil hatları ile ilgili bilinmeyen hesapları araştırmaya devam edeceğiz tabii ki ama sanırım anlamakta zorlanacağız.

Derelerden avuçla su içmiş bir kuşak ve bir halk olarak, elinde lap-top çantası ile bize derelerimizi anlatan insanları galiba hiçbir zaman anlayamayacağız.

brukselden

yeni gelenler için bir rehber

sembolik

sunay demircan

köpekler ve insanları

köpeklere dair ne varsa bilmek isteyenlerin buluşma yeri

küçük evim'in güncesi

"Önce insan evini şekillendirir, sonra evi insanı"

hakan adanır

"biz incir ve ceviz gibi çiçeksiz meyve verenlerdeniz"

WordPress.com News

The latest news on WordPress.com and the WordPress community.